Çocukluğumun uzun yazlarında sabah güneş doğmadan komşu bahçelerine giderdik. Dallar meyvelerin ağırlığıyla eğilir, biz yetişebildiğimiz kaysıları büyük bir ciddiyetle sepetlere bırakırdık. Bir meyveyi dalından koparınca bütün mevsimi kurtardığımızı sanırdık.
Öğleye doğru bahçenin sesi değişirdi. Yaprakların arasından düşen ışık toprağın üzerine küçük altın parçaları bırakır, ağustos böcekleri sıcaklığı daha da görünür kılardı. Toplanan kaysılar gölgede ayrılır, biz çocuklar bir yanı kızarmış olanlara utangaçlar, küçük olanlara yaramazlar adını verirdik.
Sıcak dayanılmaz olduğunda büyüklerin görebildiği sığ bölümdeki dereye koşardık. Soğuk su ayaklarımıza değdiğinde bağırır, birkaç dakika sonra sudan çıkmak istemezdik. Yaprakları kayığa, ince dalları yolcuya dönüştürür; derenin onları uzak bir denize götüreceğine inanırdık.
Bugün o günleri düşündüğümde çocukluğumun yalnızca geçmişte kalmış bir ülke olmadığını biliyorum. Bazen bir meyvenin kokusunda, bazen akan suyun sesinde, bazen de kardeşimin yüzünde yeniden açılan gizli bir bahçedir.

Yorumlar
Okurların sesi
İlk yorumu siz bırakabilirsiniz.