Günün Yükü Neden Kapının Dışında Kalmıyor?
İnsan eve döndüğünde yalnız bulunduğu yeri değiştirir; yaşadıklarını geride bırakması her zaman mümkün olmaz. Kapı kapanır, sokaktaki sesler azalır, ayakkabılar çıkarılır, ceket askıya asılır. Fakat gün boyunca biriken düşünceler, duyulan sözler, yapılan hesaplar ve ertelenen kaygılar insanla birlikte içeri girer. Eve ulaşmak, günün sona erdiği anlamına gelmez. Bazı günler asıl ağırlığını akşam gösterir. Sabah erkenden başlayan telaşın görünmeyen bir devamı vardır. İşe yetişmek, okul sorumluluklarını yerine getirmek, ihtiyaçları karşılamak, geçim sıkıntısıyla uğraşmak, beklenmedik sorunlara çözüm bulmaya çalışmak insanı yalnız bedenen yormaz. Günün içinde karşılaşılan her güçlük, düşüncelerin bir köşesinde yer edinir. Akşam olduğunda insan koltuğa oturabilir ama zihni hâlâ sabah başlayan yolculuğunu sürdürür. Bir babanın işten dönerken sessizleşmesi çoğu zaman konuşmak istemediği anlamına gelmez. Belki iş yerinde duyduğu bir sözün etkisindedir, belki gelecekle ilgili belirsizlikleri düşünüyordur. Bir annenin mutfakta dalgınlaşması yalnız yorgunluktan kaynaklanmayabilir. Gün boyunca evin ihtiyaçlarını hesaplamış, eksikleri sıraya koymuş ve hiçbirini kimseye yük etmeden çözmeye çalışmış olabilir. Bir öğrencinin odasına kapanması da ilgisizlik değildir her zaman. Gelecek hakkında soruları vardır ama bu sorulara nasıl cevap bulacağını bilemiyordur.
Aynı evde yaşayan insanlar birbirlerinin yüzünü görür, sesini duyar, hareketlerini izler. Fakat bütün bunlar, birbirlerinin içinden geçenleri bildikleri anlamına gelmez. Bir sofranın etrafında oturan herkes, kendi gününün ağırlığını taşıyor olabilir. Dışarıdan bakıldığında her şey düzenlidir: Yemek hazırlanmıştır, çay demlenmiştir, evin ışıkları yanmaktadır. Ancak gerçek huzur, eşyaların yerli yerinde olmasından daha fazlasını gerektirir. Bazen en büyük eksiklik, samimi bir konuşmadır. İnsan gün boyunca başkalarına cevap verir, sorumluluklarını yerine getirir, karşılaştığı sorunlara çözüm arar. Akşam olduğunda ihtiyacı olan şey her zaman yeni bir öneri değildir. Bazen yalnız sözünün kesilmeden dinlenmesini ister. Birinin “Anlıyorum, zor bir gün olmuş,” demesi bile taşıdığı yükün biçimini değiştirebilir. Günümüzde hayatın hızlanması, bu küçük ama önemli yakınlıkları zorlaştırıyor. Herkesin elinde bir iş, aklında bir hesap, önünde tamamlanması gereken bir sorumluluk var. Bir konuşma başlıyor ama telefon çalıyor. Bir çocuk anlatmak istiyor ama yetişmesi gereken başka işler bulunuyor. Yaşlı bir aile büyüğü eski bir anısını hatırlatıyor ama dinleyenlerin dikkati başka yerde kalıyor. Böylece aynı evin içinde bulunan insanlar, farkında olmadan birbirlerinin hayatından uzaklaşabiliyor.
Geçim sıkıntısı bu uzaklığı daha da artırabiliyor. İnsan pazara gittiğinde yalnız sebze ve meyve seçmiyor; bütçesinin sınırlarını, evin ihtiyaçlarını ve yarının belirsizliğini de hesaplıyor. Fiyatını sorduğu bir ürünü geri bırakırken yalnız alışverişten vazgeçmiyor; belki uzun süredir ertelediği başka ihtiyaçları da hatırlıyor. Eve geldiğinde pazar yerinin gürültüsü geride kalıyor ama hesapların sesi susmuyor. Bu durum kişisel bir eksiklik gibi görülmemelidir. Hayat pahalılığı, belirsiz çalışma koşulları, gelecek kaygısı ve artan sorumluluklar insanın günlük huzurunu etkileyebilir. Her yükü bireysel dayanıklılık meselesine indirgemek, yaşanan gerçekleri görmezden gelmektir. İnsanların yorulması her zaman yeterince güçlü olmadıklarını göstermez; bazen gerçekten ağırlaşmış bir hayatın içinde yaşadıklarını gösterir. Fakat evin içinde başka bir sorun daha ortaya çıkar: Herkes birbirini korumak için sessizleşmeye başlayabilir. Baba sıkıntısını anlatmaz, çünkü ailesini kaygılandırmak istemez. Anne yorgunluğunu dile getirmez, çünkü zaten herkesin derdi olduğunu düşünür. Çocuk karşılaştığı sorunu söylemez, çünkü büyüklerin telaşına yeni bir yük eklemekten çekinir. Sonunda iyi niyetle kurulan sessizlik, insanların birbirini daha az anlamasına yol açar.
Oysa paylaşmak, bütün sorunların bir anda ortadan kalkması demek değildir. Bir faturanın ödenmesi, iş yerindeki sıkıntının çözülmesi ya da gelecekle ilgili belirsizliklerin giderilmesi yalnız konuşmakla mümkün olmayabilir. Ancak konuşmak, insanın bu sorunlarla tek başına mücadele etmek zorunda olmadığını hissettirebilir. Aynı yük, paylaşıldığında biçim değiştirir. Çözüm bulunmasa bile dayanma gücü artabilir. Bir evin gerçek sıcaklığı, yalnız duvarların korumasında aranmaz. O sıcaklık, insanların birbirlerine ayırdığı dikkatte saklıdır. Bir çocuğun anlattığı küçük bir olayın önemsenmesi, yaşlı bir insanın hatıralarının sabırla dinlenmesi, günün yorgunluğunu taşıyan birine kısa bir anlayış gösterilmesi evin havasını değiştirebilir. Bunlar büyük fedakârlıklar değildir; fakat günlük hayatın sertliğini yumuşatabilecek davranışlardır.
Komşuluk ve toplumsal dayanışma da aynı sebeple önemlidir. Bir insanın bütün sıkıntılarını yalnız kendi evinin duvarları arasında çözmesi beklenemez. Hâl hatır soran bir komşu, öğrencisini fark eden bir öğretmen, iş arkadaşının yorgunluğunu anlayan biri ya da pazarda küçük bir kolaylık gösteren satıcı, günlük hayatın yükünü hafifletebilir. İyilik bazen büyük cümlelerle değil, insanın karşısındakini gerçekten görmesiyle başlar. Burada şiirin de önemli bir yeri vardır. Şiir, insanların alışkanlık hâline getirdiği manzaraların içindeki görünmeyen duyguları ortaya çıkarabilir. Pazar tezgâhında duran yaşlı insanın sessizliğini, akşam eve dönen çalışanın dalgınlığını, defterinin üzerine eğilmiş öğrencinin kaygısını anlatabilir. Günlük hayatın sıradan görünen ayrıntıları, şiirin içinde toplumsal bir anlam kazanır. Bir boş sandalye yalnız eşya değildir. Bazen söylenmemiş bir sözün yeridir. Bir soğumuş çay yalnız unutulmuş bir içecek değildir. Belki uzun süredir ertelenen bir sohbetin işaretidir. Bir çocuğun istemekten vazgeçtiği kitap, yalnız alışveriş meselesi değildir; gelecek kaygısının küçük bir yansımasıdır. Şiir bu ayrıntıları görünür kıldığında, okuyan kişi kendi hayatına ve başkalarının yaşadıklarına daha dikkatli bakabilir.
Yine de her şeyin çözümünü yalnız güzel sözlerde aramamak gerekir. İnsanların daha iyi çalışma koşullarına, güvenli bir geleceğe, geçim sıkıntısını azaltacak imkânlara ve birbirlerini dinleyebilecek zamana ihtiyacı vardır. Duyarlılık önemlidir ama gerçek sorunların varlığını ortadan kaldırmaz. Aksine, o sorunların daha açık biçimde görülmesini sağlar. Belki ilk adım, akşam eve döndüğümüzde günün yükünü görmezden gelmemektir. “Kapının dışında bırak,” demek kolaydır ama herkes için mümkün değildir. Daha anlamlı olan, “Bugün neler yaşadın?” diye sormaktır. Çünkü insan bazen yükünü geride bırakamaz; fakat onu paylaşabileceği bir yer bulduğunda daha sağlam yürüyebilir. Ev, hayatın bütün sorunlarının bittiği yer değildir. Ama insanın sorunları karşısında tek başına kalmadığını hissedebildiği yer olabilir. Bunun için kusursuz cümlelere, büyük vaatlere ya da uzun açıklamalara gerek yoktur. Biraz dikkat, biraz anlayış ve gerçekten dinleme isteği çoğu zaman iyi bir başlangıçtır. Akşam olduğunda kapılar yine kapanacak, çaylar yine demlenecek, yarının hesapları yine yapılacaktır. Hayat bir günde değişmeyecek. Fakat bir insanın yüzüne dikkatle bakmak, sözünü önemsemek ve “Birlikte düşünürüz,” diyebilmek, günün ağırlığını aynı bırakmayacaktır. Çünkü kimse günün yükünü kapının dışında bırakamamış olabilir. Ama hiç kimse o yükü evin içinde tek başına taşımak zorunda değildir, vesselam.
Mehmet Aluç