Mendilimde Kuruyan Gözyaşı
Tren garının eski saati, akşamın yedisini gösteriyordu. Yağmur, çatının paslanmış oluklarından ince ince süzülüyor; peronda bekleyen insanların omuzlarına, bavullarına ve yarım kalmış vedalarına düşüyordu. Zeynep, elindeki beyaz mendili avuçlarının arasında buruşturmuştu. Gözleri, rayların uzandığı karanlığa takılıydı. Her tren düdüğünde yüreği ürperiyor, kalabalığın içinden çıkıp gelecek bir yüz arıyordu. Tam on yıl önce, yine bu istasyonda beklemişti. O gün gelmeyen Kerem’i… Gençliklerinin en güzel yılları aynı kasabanın dar sokaklarında geçmişti. Zeynep, kasabanın küçük kütüphanesinde çalışıyor; Kerem ise babasından kalan saatçi dükkânında eski saatleri tamir ediyordu. Kerem, bozulan her saati onarabilir fakat Zeynep’in yanında nedense zamanı durduramazdı.
Her akşam dükkânı kapatınca kütüphanenin önüne gider, Zeynep’in çıkmasını beklerdi. Birlikte taş köprüyü geçer, yol boyunca gelecekten konuşurlardı. Bir gün Kerem, cebinden küçük bir cep saati çıkarmıştı.
“Bu saat dedemden kaldı,” demişti. “Yıllardır çalışmıyordu. Onardım.”
Zeynep saati kulağına götürmüş, onun düzenli tıkırtısını dinlemişti.
“Bunu neden bana gösteriyorsun?”
Kerem, söyleyeceklerini toparlamak ister gibi uzun uzun susmuştu.
“Çünkü bu saatin içinde bizim için ayırdığım bir zaman var. Bir gün gitmek zorunda kalırsam beni bekler misin?”
Zeynep gülümsemişti.
“İnsan sevdiğini saatle mi bekler?”
“Peki, neyle bekler?”
“Kalbiyle…”
Kerem, birkaç hafta sonra büyük şehirde iş bulmuştu. Gitmeden önce Zeynep’in ailesiyle konuşacak, döndüğünde onunla evlenecekti. Ayrılacakları akşam, garın arka tarafındaki yaşlı çınarın altında buluşmaya söz vermişlerdi. Zeynep o gece saatlerce beklemişti. Yağmur başlamış, perondaki lambalar birer birer sönmüştü. Son tren hareket etmiş fakat Kerem gelmemişti. Ertesi sabah Kerem’in dükkânının kapalı olduğunu görmüştü. Komşular, ailesiyle birlikte kasabadan ayrıldığını söylemişti.
Ne bir mektup bırakmıştı ne de bir haber… Zeynep, günlerce onun yolunu gözlemişti. Sonra bekleyiş haftalara, haftalar aylara dönüşmüştü. Her kapı çalışında irkilmiş, postacının her gelişinde pencereye koşmuştu. Fakat Kerem’den tek satır bile gelmemişti.
Bir yıl sonra Zeynep’in babası hastalanmıştı. Ailesinin yükü omuzlarına binince kütüphanedeki işine daha sıkı sarılmış, zamanla kasabanın çocuklarına kitap okumaya başlamıştı. Yüzündeki gülümseme geri dönmüş görünüyordu ama bazı geceler odasının kapısını kapatıp sessizce ağlıyordu. Çünkü insan bazen gidene değil, cevapsız bırakılan sorulara ağlardı.
“Beni neden bekletti?”
“Bir veda etmeyi bile neden çok gördü?”
“Sevdiğini söyleyen insan, nasıl olur da tek kelime bırakmadan gider?”
Aradan on yıl geçmişti.
O sabah kütüphaneye yaşlı bir adam gelmişti. Elinde küçük, tahta bir kutu vardı.
“Zeynep Hanım siz misiniz?” diye sormuştu.
“Benim.”
Adam kutuyu masanın üzerine bırakmıştı.
“Bunu size vermem için çok geç kaldım.”
Zeynep, kutunun kapağını açtığında dünya başına yıkılmış gibi olmuştu. İçinde Kerem’in dedesinden kalan cep saati ve sararmış mektuplar vardı. Mektupların hiçbirinin zarfı açılmamıştı. Adam, başını öne eğerek anlatmaya başlamıştı:
“Kerem’in babasıyım. Oğlum sizi bırakıp gitmedi. O gece istasyona gelmek üzere evden çıktı. Fakat benim rahatsızlandığımı öğrenince apar topar hastaneye yetişti. Durumum ağırdı. Beni şehir dışında uzun sürecek bir tedaviye götürmek zorunda kaldı.”
Zeynep’in dudakları titremişti.
“Peki, bu mektuplar?”
“Size yazdı. Hepsini bana verdi. Ben ise ailesini bırakıp sizin yanınıza döneceğinden korktum. Mektupları göndermedim.”
Yaşlı adamın sesi gittikçe kısılmıştı.
“Büyük bir yanlış yaptım. Yıllar sonra gerçeği ona söyledim. O günden beri beni affetmedi. Fakat asıl kendisini affedemedi. Size yüz çevirdiğinizi sandı. Sonunda bu kasabaya dönmeye karar verdi. Bu akşam yedide trenden inecek.”
Zeynep’in elleri titreyerek ilk mektubu açmıştı.
“Zeynep,” diye başlıyordu, “seni istasyonda beklettiğim her dakika için içim yanıyor. Babamın durumu ağırlaştı. Sana haber veremedim. Fakat döneceğim. Cep saatini kulağına götür. Her tıkırtısında sana doğru yürüdüğümü bil.”
Zeynep ikinci mektubu okurken gözyaşlarını tutamamıştı.
“Bana neden cevap vermiyorsun? Yoksa gelmeyişimi beni sevmediğime mi yordun? Bir gün gerçeği anlatmak için karşına çıkacağım. Yalnız ne olur, beni dinlemeden gitme.”
Son mektup ise diğerlerinden kısaydı:
“Bazı ayrılıklar sevgisizlikten değil, araya giren suskunluklardan doğar. Eğer beni artık sevmiyorsan bunu kabul ederim. Fakat beni seni unuttu sanma. İnsan kalbinde taşıdığı kişiden uzaklaşabilir ama onu içinden söküp atamaz.”
Zeynep, mektupları göğsüne bastırarak hıçkıra hıçkıra ağlamıştı. On yıl boyunca Kerem’e duyduğu kırgınlık, yerini daha ağır bir acıya bırakmıştı. İki insan birbirini severken, söylenmeyen bir gerçeğin aralarında nasıl koca bir ömürlük duvar ördüğünü düşünüyordu. Akşam olmadan gara koşmuştu. Şimdi rayların karşısında, elleri titreyerek bekliyordu. Saat yediyi beş geçe tren göründü. Demir tekerlerin sesi yaklaştıkça Zeynep’in nefesi kesildi. Tren durdu, kapılar açıldı. İnsanlar bavullarıyla perona inmeye başladı. En son vagondan, saçlarına yılların sessizliği dökülmüş bir adam indi.
Keremdi… Bir süre birbirlerine uzaktan baktılar. İkisinin de söylemek istediği yüzlerce cümle vardı fakat hiçbir kelime dudaklarından çıkmıyordu.
Kerem yavaşça yaklaştı.
“Geç kaldım,” dedi.
Zeynep’in gözlerinden yaşlar boşandı.
“On yıl geç kaldın.”
Kerem başını eğdi.
“Biliyorum. Bana kızmakta haklısın.”
Zeynep, çantasından cep saatini çıkardı. Saat hâlâ çalışıyor, yıllara inat aynı düzenle tıklıyordu.
“Bu saat hiç durmamış,” dedi. “Duran biz olmuşuz.”
Kerem’in gözleri doldu.
“Seni unuttuğumu sanma.”
“Unutmak değildi beni ağlatan,” dedi Zeynep. “Beni hiç sevmemiş olabileceğini düşünmekti.”
Kerem’in gözlerinden süzülen yaşlar yağmura karıştı.
“Ben seni her gün sevdim. Fakat sevgimi sana ulaştıramadım. Demek ki bazen sevmek yetmiyormuş.”
Zeynep, yıllardır içinde büyüttüğü bütün soruların cevabını onun yüzünde görüyordu. Kırgındı. Kaybolan yıllar geri gelmeyecekti. Fakat karşısındaki adam da aynı yılların altında ezilmişti.
“Bunca zaman sonra neden geldin?” diye sordu.
Kerem, derin bir nefes aldı.
“Senden beni affetmeni istemeye değil, gerçeği kendi ağzımla söylemeye geldim. Eğer dönüp gidersen ardından gelmeyeceğim. Çünkü seni bir daha beklemek zorunda bırakmak istemiyorum.”
Zeynep arkasını döndü. Birkaç adım attı. Kerem olduğu yerde kaldı. Yağmur şiddetlenmişti. Zeynep, yıllarca bu anı hayal etmişti. Kerem karşısına çıktığında ona söyleyeceği ağır sözleri, dönüp giderken yüzüne bakmayacağını düşünmüştü. Fakat şimdi yüreğinde öfkeden çok, geçip giden yılların hüznü vardı. Durdu. Elindeki beyaz mendille gözlerini sildi, sonra geri döndü.
“Beni sevdiğini bir daha söyleme,” dedi.
Kerem’in yüzü soldu. Zeynep ona doğru bir adım attı.
“Bu defa göster. Susma. Gitmen gerekirse söyle. Kalacaksan da korkmadan kal. Çünkü aşk, insanın karşısındakini yıllarca cevapsız bırakması değildir.”
Kerem’in sesi titredi.
“Kalacağım.”
Zeynep başını salladı.
“Bunu zaman gösterecek.”
Yan yana yürümeye başladılar. Aralarında hâlâ kırgınlıklar, kayıp yıllar ve kolayca silinmeyecek acılar vardı. Fakat ilk kez suskunluğun arkasına saklanmıyorlardı. İstasyonun çıkışına geldiklerinde Zeynep cep saatini yeniden kulağına götürdü. Saatin tıkırtısına Kerem’in ayak sesleri karışıyordu. Zeynep yine ağladı. Fakat bu defa gözyaşları yalnızca geçmişin acısından değildi. İçlerinde yeniden başlamanın korkusu, bağışlamanın ağırlığı ve yıllar sonra duyulan bir ayak sesinin buruk sevinci de vardı. Kerem, elindeki şemsiyeyi ikisinin üzerine tuttu. Yağmur dinmedi. Onlar da acele etmedi. Çünkü bazı aşklar kaldığı yerden başlamazdı; dökülen her gözyaşını, söylenmeyen her sözü ve kaybolan her yılı önüne koyarak yeniden kurulurdu. Beyaz mendil Zeynep’in elindeydi. Üzerinde yağmurdan mı, gözyaşından mı kaldığı belli olmayan iki damla vardı. Biri geçen yıllara… Diğeri, geç de olsa geri dönen sevdaya… Vesselam.
Mehmet Aluç