Bugün altmış beş yaşındayım ve çocukluğumu düşündüğümde aradan geçen yılları düz bir yol gibi göremiyorum. Zaman bir yere kadar ilerlemiş, sonra dönüp kendi çevresinde halkalar oluşturmaya başlamış gibi. İçimde kaysı toplayan çocuk da var, hayatın yükünü omuzlarında taşımayı öğrenen yetişkin de, aynaya baktığında geçen yılların izlerini gören bugünkü ben de.

Bazen bir sabah yedi yaşında uyanıyor, annemin mutfaktan gelen sesini duyacakmışım gibi kapıya bakıyorum. Bazen gençliğimin aceleciliğiyle bir yere yetişmeye çalışıyor, bazen de bugünkü sakinliğimle olduğum yerde durmanın da bir yolculuk olduğunu anlıyorum. İnsan, yaşadığı bütün yaşların aynı bedende yan yana oturmasıdır belki.

Çocukluğumun geçtiği yerlere döndüğümde eski derenin sesi incelmiş, bahçe duvarlarının bir kısmı kaybolmuştu. Yine de avucuma aldığım yuvarlak bir taş ve dalından düşen sıcak bir kaysı, yılları bir anlığına birbirine yaklaştırdı. Ne geçmiş tamamen geçmişteydi ne de bugün yalnızca bugünden oluşuyordu.

Altmış beş yaşında olmanın en şaşırtıcı yanı, kendimi yaşlı ya da genç diye tek bir kelimeyle anlatamamamdır. Bazı günler içimdeki çocuk benden daha güçlü, bazı günler bugünkü aklım çocukluğuma şefkatle eğiliyor. Aynaya baktığımda yalnızca bugünkü yüzümü değil, o yüzün içine yerleşmiş bütün eski hâllerimi görüyorum.

Şimdi biliyorum: Altmış beş yıl geçmedi; altmış beş yıl bende birikti. Ben yalnızca bugünkü yaşım değilim. Kaysı toplayan çocuğun, dere kıyısında gülen kardeşin, annesinin sesini bekleyen evladın ve hâlâ yeni bir cümleye başlayabilen insanın toplamıyım.