Eğer Cuma Hutbelerinde Filistin Anlaşılsaydı
Her cuma milyonlarca insan camilere giriyor. Ayakkabılar kapının önünde kalıyor, dünya dışarıda bırakılıyor, saf saf diziliyoruz. Bir imam kürsüye çıkıyor ve bize birkaç kelime söylüyor: Adalet, merhamet, kardeşlik, kul hakkı, mazlum, zalim... Biz dinliyoruz. Ama bazen insanın en büyük imtihanı, duyduğu sözün ne kadarını anladığıdır. Düşünüyorum da… Eğer yıllar önce cuma hutbelerinde Filistin'in acısı bize yalnızca bir haber olarak değil, bir insanlık meselesi olarak anlatılsaydı… o zamanda aynı duyarsızlığı yaşar mıydık? Bence aynı olurduk, imanı zayıf Müslüman, buna bende dâhilim. Eğer çocukların korkuyla büyüdüğü, annelerin evlatlarının başında ağladığı, insanların evlerinden, topraklarından ve hayallerinden koparıldığı anlatılsaydı…
Eğer “Müslüman kardeşin” denildiğinde sadece aynı dili konuşanı değil, dünyanın herhangi bir yerindeki mazlumu anlamayı öğrenseydik… Belki bugün çok daha farklı bir dünyada yaşıyor olurduk. Çünkü zulüm, yalnızca zalimin gücüyle büyümez. Bazen zulüm, seyredenlerin sessizliğiyle büyür. Bazen bir insan ölür; ama asıl tehlike, onun ölümüne alışan insanların çoğalmasıdır. Bir çocuk öldürülür ve biz ekranı kapatırız. Bir ev yıkılır ve birkaç saniye üzülürüz. Bir anne feryat eder ve başka bir habere geçeriz. Sonra cuma gelir. Saflarımızı sıklaştırırız. “Zulme rıza göstermeyin” denilir. Başımızı sallarız. Ve cuma namazından sonra hayatımıza kaldığımız yerden devam ederiz. Belki de sorun, bize Filistin'in hiç anlatılmamış olması değildi. Sorun, anlatılanı anlayacak kadar vicdanımızı diri tutamamış olmamızdı. Çünkü vicdan, insanın içinde sessizce duran bir mihrap gibidir. Oraya ne kadar çok suskunluk biriktirirsek, o kadar uzaklaşırız hakikatten.
Eğer her cuma bir çocuğun gözlerine bakarak Filistin'i düşünseydik… Eğer “Bu çocuk benim çocuğum olsaydı?” diye kendimize sorsaydık… Eğer yıkılan bir evin taşları arasında kendi evimizin hatıralarını görseydik… Belki ölümün sayılara dönüşmesine izin vermezdik. Belki bir annenin gözyaşını, dünyanın herhangi bir yerindeki annenin gözyaşıyla aynı görürdük. Belki insanın dini, dili, milleti, pasaportu ne olursa olsun; haksız yere öldürülen bir çocuğun bütün insanlığın çocuğu olduğunu daha erken anlardık. Ve belki bugün Filistin'de yaşanan acıların karşısında bu kadar çaresiz hissetmezdik. Çünkü hutbe yalnızca kulağa ulaşan bir ses değildir. Hutbe, kalbe ulaşırsa anlam kazanır. Söz davranışa dönüşürse kıymetlidir. Adalet dilimizde kalmayıp hayatımıza girerse adalettir.
Merhamet yalnızca dua ederken hatırladığımız bir kelime olmaktan çıkıp mazlumun yanında durmaya dönüşürse merhamettir. Bugün geriye dönüp kendimize sormamız gereken belki de şudur: Biz Filistin'i ne zaman duymadık? Yoksa duyduk da mı anlamadık? Belki de asıl kaybımız, Filistin'in yalnızca topraklarının değil, bizim vicdanımızın bir parçasının da işgal edilmiş olmasıdır. Her cuma yeniden saf tutuyoruz. Belki artık sadece omuzlarımızı değil, vicdanlarımızı da birbirine yaklaştırmanın zamanıdır. Çünkü bir yerde çocuklar ölürken dünyanın başka bir yerinde insanlar susuyorsa, o ölüm yalnızca bir coğrafyanın meselesi değildir. İnsanlık, her mazlumla birlikte biraz daha eksilir. Ve belki bir gün çocuklarımız bize soracak:
“Bunca insan öldürülürken siz ne yaptınız?”
O gün vereceğimiz cevabı bugün hazırlamıyoruz. Dua ederek… Ses çıkararak… Hakkı savunarak… Mazlumun yanında durarak… Ve en önemlisi, başkasının acısını kendi acımız kadar gerçek kabul ederek. Çünkü bazı acılar uzakta değildir. Haritada uzak görünürler.
Ama insanın vicdanına dokunduklarında, aslında yanı başındadırlar. Filistin de öyle. Ve keşke yıllar önce bunu daha iyi anlayabilseydik. Belki o zaman bugün çocukların ölümünü değil, çocukların gülüşünü konuşuyor olurduk ve o gülüşleri yazardık, yazıklar olsun bizlere... Vesselam.
Mehmet Aluç

Yorumlar
Okurların sesi
İlk yorumu siz bırakabilirsiniz.