Zayıflamak Ve Diyete Girmek Kolay Değildir
Zayıflamak ve diyete girmek kolay değildir. Çünkü insan bazen yalnızca sofradaki ekmekle, tatlıyla ya da gece gelen o küçük atıştırma isteğiyle mücadele etmez; kendi alışkanlıklarıyla, ertelemeleriyle ve aynada görmek istemediği tarafıyla da yüzleşir. Bir sabah uyanır, “Bugün başlıyorum,” der. Mutfaktan geçerken gözü sevdiği yiyeceğe takılır, içinden bir ses “Bir kereden bir şey olmaz,” diye fısıldar. İşte asıl mücadele çoğu zaman tam orada başlar. Diyet, yalnızca daha az yemek değildir. Bazen sabırdır, bazen vazgeçmemeyi öğrenmektir. Bazen tartının üzerinde değişmeyen bir rakama bakıp yine de ertesi sabah yürüyüşe çıkabilmektir. Çünkü bedenin değişmesi zaman alır; insanın kendine olan güvenini yeniden kurması ise daha da uzun sürebilir. Günler geçer. Önce küçük değişiklikler başlar. Bir dilim ekmek azalır, bir bardak su çoğalır, asansör yerine merdiven seçilir. Kimse fark etmez belki. Ama insan bilir. İçinde sessizce büyüyen bir şey vardır: “Ben yapabilirim.”
Sonra bir gün aynanın karşısında durur ve yalnızca kilosuna bakmadığını fark eder. Gözlerinde biraz daha umut, yüzünde biraz daha huzur vardır. Çünkü aslında verdiği yalnızca kilolar değildir; kendine verdiği sözleri tutamamanın ağırlığını da yavaş yavaş bırakmıştır. Zayıflamak kolay değildir. Diyete girmek hiç kolay değildir. Ama insan kendisi için başladığında, yolun her adımı başka bir anlam taşır. Bazen tökezler, bazen yeniden başlar, bazen bir gününü kaçırır. Önemli olan düşmemek değil, düştüğü yerden kendine kızmadan kalkabilmektir. Çünkü değişim bir gecede gelmez. Bir sabah pencereye vuran güneş gibi, usul usul yaklaşır. Ve insan bir gün dönüp geriye baktığında, aslında en büyük değişimin bedeninde değil, kendi içinde başladığını anlar. İşte onlardan bir an, gelin birlikte kulak verelim.
Şükrü’ye o akşamüstü balkona çıkmış, elini korkuluğa dayamış, karşı apartmanın pencerelerine dalgın dalgın bakıyordu. Havanın serinliği yüzüne vuruyor, mutfaktan gelen yemek kokularına karşı kendini güçlü tutmaya çalışıyordu. O gün diyetinin üçüncü günüydü. Daha doğrusu, kendisine göre üçüncü büyük başlangıcıydı. Sabah aynanın karşısında kararlı bir şekilde, “Bu sefer olacak,” demişti. Ekmek yoktu, tatlı yoktu, hamur işi yoktu. Hele akşamları çayın yanında bir şeyler atıştırmak artık tamamen yasaktı. Şükrü’ye bu kez kararlıydı.
Tam o sırada burnuna öyle bir koku geldi ki, bütün kararlılığı bir anda balkondaki sandalyeye oturmak zorunda kaldı.
Tarçın kokusu…
Ardından tereyağının sıcak, ağır ve insanın aklına doğrudan çocukluğundaki bayram sofralarını getiren kokusu yayıldı. Şükrü’ye gözlerini kapattı. “Yok,” dedi kendi kendine. “Ben bu kokulara yenilmeyeceğim.”
Ama kokunun nereden geldiğini çok iyi biliyordu.
Karşı balkonda Rukiye vardı.
Rukiye, Şükriye’nin diyete girdiğini herkesten önce öğrenmişti. Hatta Şükrüye daha diyet kelimesini ağzına almadan, onun son zamanlarda aynanın karşısında karnını içeri çekip elbisesine bakışından anlamıştı. Komşuluk dediğin böyle bir şeydi; insan bazen karşı evde pişen yemekten önce, karşı komşusunun derdini bilirdi.
Rukiye ise o gün mutfakta adeta bir bayram hazırlığı yapıyordu.
Önce fırına keki vermişti. Kabarmış, üstü hafifçe çatlamış, kenarları altın sarısına dönmüş kocaman bir kekti bu. Ardından pasta kremasını hazırlamış, üzerine çikolata gezdirmişti. Daha bunların kokusu apartmanın merdivenlerine yayılmadan, Rukiye sütlü Nuriye tepsisini de hazırlamıştı.
Şükrü’ye, balkondan aşağı bakarken kendi kendine, “Rukiye bunu bilerek yapıyor,” diye düşündü.
Tam o sırada Rukiye balkona çıktı.
Elinde bir bardak çay vardı. Yüzünde de hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi masum bir ifade.
“Şükrüyeee!” diye seslendi.
Şükrü’ye başını kaldırdı.
“Efendim Rukiye?”
“Çayın yanına kek yaptım. Bir dilim gönderivereyim mi?”
Şükrü’ye derin bir nefes aldı.
“Yok, Rukiye, sağ ol. Ben diyetteyim.”
Rukiye dudaklarını büzdü.
“Aaa doğru ya! Sen diyete girmiştin.”
Şükriye’nin içinden bir ses, “Görüyorsun, biliyor işte,” dedi.
Rukiye devam etti:
“Ben de unutmuşum.”
Şükrü’ye tam rahatlayacakken Rukiye tekrar seslendi:
“Ama kekin yanında biraz da sütlü Nuriye yaptım. Ondan da mı istemezsin?”
Şükriye’nin yüzü düştü.
“Rukiye, insan diyet yapan komşusuna sütlü Nuriye teklif eder mi?”
Rukiye kahkahayı bastı.
“Canım, teklif etmek günah değil ya!”
Şükrü’ye dudaklarını sıktı. Haklıydı belki. Teklif etmek günah değildi ama o kokuyu balkona kadar göndermek neredeyse komşuluk sınavıydı.
“Ben dayanacağım,” dedi Şükrü’ye.
Rukiye çayından bir yudum aldı.
“Dayan bakalım.”
Şükrü’ye kaşlarını çattı.
“Ne demek o?”
“Hiç…”
Rukiye’nin o “hiç” deyişinde öyle bir şey vardı ki Şükrü’ye bunun hiç olmadığını anlamıştı.
O sırada Rukiye mutfağa geri döndü. Birkaç dakika sonra elinde küçük bir tabakla tekrar balkona çıktı. Tabakta incecik bir dilim kek, yanında da iki küçük parça sütlü nuriye vardı.
“Ben sana sadece göstermek için getirdim,” dedi.
Şükrü’ye gözlerini tabağa dikti.
“Rukiye, kaldır şunu gözümün önünden.”
“Bakmıyorsan görmezsin.”
“Burnum var benim!”
Rukiye gülmeye başladı.
Şükrü’ye ise başını diğer tarafa çevirdi. Ama ne kadar çevirdiyse, koku o kadar peşinden geldi. Çocukluğundan beri sevdiği kek, annesinin bayramlarda yaptığı tatlılar, çayın yanında yenilen o küçük atıştırmalıklar… Hepsi bir anda aklına üşüşmüştü.
İşte diyetin en zor tarafı buydu.
İnsan bazen aç değildi.
Sadece özlüyordu.
Bir lokmanın verdiği mutluluğu, çayın yanında oturmanın keyfini, “Bir tane daha alayım,” derken duyduğu o küçük heyecanı özlüyordu.
Şükrü’ye gözlerini kapattı.
“Hayır,” dedi.
Rukiye sordu:
“Ne hayır?”
“Hiçbir şey.”
“Bir parça yesen ne olacak?”
“Bir parça iki olur.”
“İki parça da ne olacak?”
“Sonra üç olur.”
“Üçten de insan ölmez.”
Şükrü’ye döndü ve Rukiye’ye baktı.
“Rukiye, sen benim zayıflamamı mı istemiyorsun?”
Rukiye bir an sustu.
“İstiyorum.”
“E o zaman niye kek yapıyorsun?”
Rukiye omuzlarını silkti.
“Ben de inadına girdim mutfağa.”
Şükrü’ye şaşkınlıkla baktı.
“Ne inadına?”
“Sen ‘Bu sefer kesin zayıflayacağım’ deyip bana da geçen hafta ‘Rukiye, sen de şu tatlıları biraz azalt’ demedin mi?”
Şükrü’ye sustu.
Hatırlamıştı.
Rukiye devam etti:
“Ben de o günden beri sana kızıyorum. Madem sen bana tatlıyı azalt diyorsun, ben de sana kek yaparım.”
Şükrü’ye gülmemek için kendini zor tuttu.
“Yani bütün bunlar intikam mı?”
“Biraz.”
“Peki, sütlü Nuriye?”
“Onun suçu yok.”
İkisi de bir anda kahkahaya boğuldu.
Şükrü’ye yine tabağa baktı. Bu kez yüzünde çaresizlik değil, hafif bir tebessüm vardı.
“Rukiye,” dedi, “şunu kaldır. Ben bu savaşı bugün kazanacağım.”
Rukiye tabağı aldı.
“Peki.”
Sonra iki adım attı, durdu ve arkasını dönerek ekledi:
“Ama yarın revani yapacağım.”
Şükriye’nin gözleri büyüdü.
“RUKİYEEE!”
Rukiye gülerek içeri kaçtı.
Şükrü’ye ise balkonun ortasında kalakaldı. Bir yanda diyeti, bir yanda komşusunun bitmek bilmeyen tatlıları vardı. O akşam tartıya çıkmayacaktı. Çünkü bazı savaşlarda insanın kilosunu değil, sabrını ölçmek gerekiyordu.
Ve Şükrü’ye o gece ilk defa şunu anladı: Diyet yapmak yalnızca sofradan uzak durmak değildi. Bazen karşı balkondaki komşunun kekine bakıp “Hayır” diyebilmekti. Bazen bir dilim tatlının önünde kendi iradesini sınamaktı. Bazen de bütün bunların ortasında gülümseyip ertesi sabah yeniden başlayabilmekti.
Ama Şükriye’nin bilmediği bir şey vardı.
Rukiye o gece mutfakta ertesi gün yapacağı revaninin malzemelerini hazırlıyordu.
Çünkü bu iki komşunun hikâyesinde daha çok kek, daha çok tatlı ve bolca sabır vardı, vesselam.
Mehmet Aluç
Tam o sırada burnuna öyle bir koku geldi ki, bütün kararlılığı bir anda balkondaki sandalyeye oturmak zorunda kaldı.
Tarçın kokusu…
Ardından tereyağının sıcak, ağır ve insanın aklına doğrudan çocukluğundaki bayram sofralarını getiren kokusu yayıldı. Şükrü’ye gözlerini kapattı. “Yok,” dedi kendi kendine. “Ben bu kokulara yenilmeyeceğim.”
Ama kokunun nereden geldiğini çok iyi biliyordu.
Karşı balkonda Rukiye vardı.
Rukiye, Şükriye’nin diyete girdiğini herkesten önce öğrenmişti. Hatta Şükrüye daha diyet kelimesini ağzına almadan, onun son zamanlarda aynanın karşısında karnını içeri çekip elbisesine bakışından anlamıştı. Komşuluk dediğin böyle bir şeydi; insan bazen karşı evde pişen yemekten önce, karşı komşusunun derdini bilirdi.
Rukiye ise o gün mutfakta adeta bir bayram hazırlığı yapıyordu.
Önce fırına keki vermişti. Kabarmış, üstü hafifçe çatlamış, kenarları altın sarısına dönmüş kocaman bir kekti bu. Ardından pasta kremasını hazırlamış, üzerine çikolata gezdirmişti. Daha bunların kokusu apartmanın merdivenlerine yayılmadan, Rukiye sütlü Nuriye tepsisini de hazırlamıştı.
Şükrü’ye, balkondan aşağı bakarken kendi kendine, “Rukiye bunu bilerek yapıyor,” diye düşündü.
Tam o sırada Rukiye balkona çıktı.
Elinde bir bardak çay vardı. Yüzünde de hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi masum bir ifade.
“Şükrüyeee!” diye seslendi.
Şükrü’ye başını kaldırdı.
“Efendim Rukiye?”
“Çayın yanına kek yaptım. Bir dilim gönderivereyim mi?”
Şükrü’ye derin bir nefes aldı.
“Yok, Rukiye, sağ ol. Ben diyetteyim.”
Rukiye dudaklarını büzdü.
“Aaa doğru ya! Sen diyete girmiştin.”
Şükriye’nin içinden bir ses, “Görüyorsun, biliyor işte,” dedi.
Rukiye devam etti:
“Ben de unutmuşum.”
Şükrü’ye tam rahatlayacakken Rukiye tekrar seslendi:
“Ama kekin yanında biraz da sütlü Nuriye yaptım. Ondan da mı istemezsin?”
Şükriye’nin yüzü düştü.
“Rukiye, insan diyet yapan komşusuna sütlü Nuriye teklif eder mi?”
Rukiye kahkahayı bastı.
“Canım, teklif etmek günah değil ya!”
Şükrü’ye dudaklarını sıktı. Haklıydı belki. Teklif etmek günah değildi ama o kokuyu balkona kadar göndermek neredeyse komşuluk sınavıydı.
“Ben dayanacağım,” dedi Şükrü’ye.
Rukiye çayından bir yudum aldı.
“Dayan bakalım.”
Şükrü’ye kaşlarını çattı.
“Ne demek o?”
“Hiç…”
Rukiye’nin o “hiç” deyişinde öyle bir şey vardı ki Şükrü’ye bunun hiç olmadığını anlamıştı.
O sırada Rukiye mutfağa geri döndü. Birkaç dakika sonra elinde küçük bir tabakla tekrar balkona çıktı. Tabakta incecik bir dilim kek, yanında da iki küçük parça sütlü nuriye vardı.
“Ben sana sadece göstermek için getirdim,” dedi.
Şükrü’ye gözlerini tabağa dikti.
“Rukiye, kaldır şunu gözümün önünden.”
“Bakmıyorsan görmezsin.”
“Burnum var benim!”
Rukiye gülmeye başladı.
Şükrü’ye ise başını diğer tarafa çevirdi. Ama ne kadar çevirdiyse, koku o kadar peşinden geldi. Çocukluğundan beri sevdiği kek, annesinin bayramlarda yaptığı tatlılar, çayın yanında yenilen o küçük atıştırmalıklar… Hepsi bir anda aklına üşüşmüştü.
İşte diyetin en zor tarafı buydu.
İnsan bazen aç değildi.
Sadece özlüyordu.
Bir lokmanın verdiği mutluluğu, çayın yanında oturmanın keyfini, “Bir tane daha alayım,” derken duyduğu o küçük heyecanı özlüyordu.
Şükrü’ye gözlerini kapattı.
“Hayır,” dedi.
Rukiye sordu:
“Ne hayır?”
“Hiçbir şey.”
“Bir parça yesen ne olacak?”
“Bir parça iki olur.”
“İki parça da ne olacak?”
“Sonra üç olur.”
“Üçten de insan ölmez.”
Şükrü’ye döndü ve Rukiye’ye baktı.
“Rukiye, sen benim zayıflamamı mı istemiyorsun?”
Rukiye bir an sustu.
“İstiyorum.”
“E o zaman niye kek yapıyorsun?”
Rukiye omuzlarını silkti.
“Ben de inadına girdim mutfağa.”
Şükrü’ye şaşkınlıkla baktı.
“Ne inadına?”
“Sen ‘Bu sefer kesin zayıflayacağım’ deyip bana da geçen hafta ‘Rukiye, sen de şu tatlıları biraz azalt’ demedin mi?”
Şükrü’ye sustu.
Hatırlamıştı.
Rukiye devam etti:
“Ben de o günden beri sana kızıyorum. Madem sen bana tatlıyı azalt diyorsun, ben de sana kek yaparım.”
Şükrü’ye gülmemek için kendini zor tuttu.
“Yani bütün bunlar intikam mı?”
“Biraz.”
“Peki, sütlü Nuriye?”
“Onun suçu yok.”
İkisi de bir anda kahkahaya boğuldu.
Şükrü’ye yine tabağa baktı. Bu kez yüzünde çaresizlik değil, hafif bir tebessüm vardı.
“Rukiye,” dedi, “şunu kaldır. Ben bu savaşı bugün kazanacağım.”
Rukiye tabağı aldı.
“Peki.”
Sonra iki adım attı, durdu ve arkasını dönerek ekledi:
“Ama yarın revani yapacağım.”
Şükriye’nin gözleri büyüdü.
“RUKİYEEE!”
Rukiye gülerek içeri kaçtı.
Şükrü’ye ise balkonun ortasında kalakaldı. Bir yanda diyeti, bir yanda komşusunun bitmek bilmeyen tatlıları vardı. O akşam tartıya çıkmayacaktı. Çünkü bazı savaşlarda insanın kilosunu değil, sabrını ölçmek gerekiyordu.
Ve Şükrü’ye o gece ilk defa şunu anladı: Diyet yapmak yalnızca sofradan uzak durmak değildi. Bazen karşı balkondaki komşunun kekine bakıp “Hayır” diyebilmekti. Bazen bir dilim tatlının önünde kendi iradesini sınamaktı. Bazen de bütün bunların ortasında gülümseyip ertesi sabah yeniden başlayabilmekti.
Ama Şükriye’nin bilmediği bir şey vardı.
Rukiye o gece mutfakta ertesi gün yapacağı revaninin malzemelerini hazırlıyordu.
Çünkü bu iki komşunun hikâyesinde daha çok kek, daha çok tatlı ve bolca sabır vardı, vesselam.
Mehmet Aluç

Yorumlar
Okurların sesi
İlk yorumu siz bırakabilirsiniz.