Ekranda Görünmeyenler
Sabahın ilk otobüsü yine tıklım tıklımdı. İnsanlar birbirlerine değmemek için omuzlarını küçültüyor, bakışlarını telefonlarına indiriyordu. Aynı durakta bekleyen, aynı otobüse binen ve çoğu zaman aynı iş yerlerine giden insanlar, aylardır birbirlerinin yüzünü görüyor fakat isimlerini bilmiyordu.
Murat, arka kapının yanında ayakta duruyordu. Bir eliyle tavandaki tutamağa sarılmış, diğer eliyle telefonundaki haberleri okuyordu. Kiralar yükselmiş, faturalar artmış, bir şirket daha çalışanlarını işten çıkarmıştı. Haberlerin arasında bir kedinin komik görüntüsü, yeni açılan bir alışveriş merkezinin reklamı ve herkesin çok mutlu göründüğü fotoğraflar vardı.
Ekran, hayatı birbirine karıştırıyordu. Acı bir haberin altında gülümseyen yüzler, gülümseyen yüzlerin hemen yanında indirim ilanları beliriyordu. İnsan, neye üzüleceğini ve neye sevineceğini şaşırıyordu.
Murat telefonu kapattı.
Karşısında oturan yaşlı adam, elindeki kâğıda dikkatle bakıyordu. Bu, elektrik faturasıydı. Adam rakamları tekrar tekrar inceliyor, sonra ceketinin iç cebindeki parayı sayıyordu. Dudakları belli belirsiz hareket ediyordu. Muhtemelen zihninde bir hesap yapıyordu: Elektrik ödenirse ilaç nasıl alınacaktı? İlaç alınırsa mutfak masrafı nasıl karşılanacaktı?
Bir durak sonra otobüse okul çantalı bir çocukla annesi bindi. Çocuk, boş koltuk aradı; bulamayınca annesinin eline daha sıkı tutundu. Kadının yüzünde uykusuz bir gecenin izleri vardı. Telefonu çaldı.
“Bugün biraz gecikebilirim,” dedi alçak sesle. “Çocuğu okula bırakacak kimse yoktu.”
Karşıdaki sesin ne söylediği duyulmadı. Kadının yüzü bir anda gerildi.
“Biliyorum,” dedi. “Bir daha olmayacak.”
Telefon kapandığında çocuk annesine baktı.
“İşten çıkarmazlar, değil mi?”
Kadın gülümsedi. Bu, insanın karşısındakini üzmemek için yüzüne yerleştirdiği gülümsemelerden biriydi.
“Çıkarmazlar,” dedi.
Murat, o gülümsemeyi tanıyordu. Babası da yıllar önce eve eli boş döndüğü gün aynı şekilde gülümsemişti. Sofrada yalnızca çorba olmasına rağmen, “Bugün canım zaten başka bir şey istemiyor,” demişti. Oysa insanın bazen karnından önce gururu acıkıyordu.
Otobüs, şehrin merkezindeki büyük meydana yaklaşırken trafik tamamen durdu. Korna sesleri birbirine karıştı. Şoför homurdanarak önündeki araçlara baktı. Yolun kenarındaki dev reklam ekranında genç bir adam gülümsüyordu:
“Hayalindeki hayata yalnızca bir adım kaldı!”
Murat, reklamın altında yağmurdan korunmaya çalışan seyyar satıcıyı gördü. Adamın tezgâhında şemsiyeler vardı fakat kendisinin şemsiyesi yoktu. Ürünleri ıslanmasın diye üzerine bir naylon örtmüş, kendisi yağmurun altında kalmıştı.
Şehrin bütün çelişkileri aynı kareye sığmıştı: Yukarıda kusursuz bir hayat vadeden parlak ekran, aşağıda günlük kazancını korumaya çalışan ıslak bir insan…
Otobüs nihayet durağa ulaştı. Herkes büyük bir aceleyle indi. Yaşlı adam da kalktı fakat elindeki fatura yere düştü. Kimse fark etmedi. İnsanlar, geç kalmamak için birbirlerinin yanından hızla geçiyordu.
Murat faturayı yerden aldı.
“Amca, bunu düşürdünüz.”
Yaşlı adam dönerek kâğıdı aldı. Önce faturaya, sonra Murat’a baktı.
“Sağ ol evlat,” dedi. “Bazen insanın elindekiler değil, gücü düşüyor yere.”
Murat bu sözün karşılığını bulamadı. Yalnızca başını salladı.
İş yerine vardığında saat dokuzu beş geçiyordu. Müdürü kapının önünde bekliyordu.
“Yine geç kaldın.”
“Trafik çok yoğundu.”
“Herkesin trafiği var, Murat.”
Bu cümle, son zamanlarda en sık duyduğu cümlelerden biriydi. Herkesin derdi vardı; bu nedenle hiç kimsenin derdi önemli sayılmıyordu. Herkes yoruluyordu; bu yüzden kimsenin yorgunluğundan söz etmeye hakkı yoktu.
Murat masasına geçti. Bilgisayarını açtı. Önünde cevaplanmayı bekleyen onlarca ileti vardı. Ekranın sağ alt köşesinde şirketin yeni sloganı belirdi:
“Biz büyük bir aileyiz.”
Murat çevresine baktı. Aynı odada çalışan yirmi kişiden hiçbiri konuşmuyordu. Klavye sesleri, duvar saatinin tıkırtısına karışıyordu. Yan masadaki Selin’in gözleri kızarmıştı. Belli ki gece uyumamıştı.
“İyi misin?” diye sordu Murat.
Selin önce şaşırdı. Sanki uzun zamandır kimse ona bu soruyu sormamıştı.
“İyiyim,” dedi alışkanlıkla.
Sonra sustu. Bilgisayar ekranına baktı, derin bir nefes aldı.
“Aslında değilim.”
Murat sandalyesini ona doğru çevirdi. Yapabileceği büyük bir şey yoktu. Ne faturaları düşürebilir ne trafiği açabilir ne de insanların iş korkusunu ortadan kaldırabilirdi. Fakat dinleyebilirdi.
O gün iş yerinde ilk defa klavye seslerinin arasına gerçek bir insan sesi karıştı.
Selin konuşurken dışarıda yağmur devam ediyordu. Otobüsler doluyor, faturalar ceplerde taşınıyor, insanlar ekranlarda mutlu görünmeye çalışıyordu. Şehir yine kendi telaşının peşinden gidiyordu.
Fakat iki insan, kısa bir süreliğine de olsa, bu telaşın dışına çıkmıştı.
Bazen güncel hayatın en büyük meselesi ekonomi, trafik veya teknoloji değildi.
Bazen asıl mesele, kimsenin kimseye gerçekten “İyi misin?” diye sormamasıydı, vesselam.
Mehmet Aluç