YÜREĞİME DOKUNMA
Gidişinden sonra evin içindeki sessizlik, daha önce hiç tanımadığım bir ağırlığa dönüşmüştü. Sen kapıyı çekip çıktığın anda yalnızca bir insanı kaybettiğimi sanmıştım. Oysa günler ilerledikçe anladım ki seninle birlikte evin sesini, odaların sıcaklığını, akşamların anlamını ve sabahların neşesini de kaybetmişim. Aynı duvarlar yerinde duruyor, aynı perdeler pencereden içeri giren rüzgârla hareket ediyor, mutfaktaki saat her zamanki gibi çalışıyordu. Fakat bütün bunların içinde eksik olan bir şey vardı ve o eksiklik, zaman geçtikçe küçülmek yerine büyüyordu.
Sen gittikten sonra ilk birkaç gün, döneceğine inanmıştım. İnsan sevdiği birinin gerçekten gittiğini kabullenmek istemiyor. Bir kapının kapanmasını son söz zannedemiyor. Her ayak sesinde irkiliyor, her telefon çalışında kalbinin hızlandığını hissediyor, ekranda başka bir isim gördüğünde yaşadığın hayal kırıklığını kendinden bile saklamaya çalışıyorsun. Ben de öyle yaptım. Günlerce telefonumu yanımdan ayırmadım. Bazen hiçbir sebep yokken ekranı açıp kapattım. Sanki ben bakmadığım birkaç saniye içinde senden gelecek bir mesaj kaçıp gidecekmiş gibi davranıyordum.
İlk gecenin sabahını hiç unutmadım. Pencerenin önünde sabaha kadar oturmuş, dışarıdaki yağmuru izlemiştim. Yağmurun cama vuran sesi, o gece evde duyduğum tek sesti. Seninle geçirdiğimiz son akşamı tekrar tekrar hatırlıyordum. Bana bakışını, konuşmadan önce birkaç kez nefes alışını, ellerinin titremesini ve gitmek zorunda olduğunu söylerken gözlerini benden kaçırmanı düşünüyordum. O anlarda seni durdurmam gerektiğini düşünüyordum. Fakat insan bazı anlarda söylemesi gereken en basit cümleyi bile bulamıyor. Ben de bulamamıştım.
Aradan günler geçti. Sonra haftalar birbirini takip etti. Takvimden her kopan yaprak, içimde başka bir şeyi eksiltiyordu. Dışarıdan bakıldığında hayatım devam ediyordu. İşime gidiyor, insanlarla konuşuyor, gerektiğinde gülümsüyor, sorulan sorulara cevap veriyor ve akşamları eve dönüyordum. Fakat bütün bunların hiçbirinin gerçek hayatım olmadığını hissediyordum. Sanki başkalarının hayatını uzaktan izliyor, kendi hayatımın ise bir yerde donup kaldığını düşünüyordum.
Seni en çok geceleri özlüyordum. Gündüzleri insan kalabalığının içinde kendimi oyalayabiliyordum. Fakat gece olduğunda insanın kendinden kaçabileceği hiçbir yer kalmıyordu. Odamın ışığını kapattığımda bütün hatıraların yeniden canlanıyordu. Birlikte oturduğumuz koltuk, üzerine bıraktığın kitap, mutfakta bana kahve hazırlarken kullandığın fincan, saçlarını toplarken bileğindeki ince bileklik, hepsi gözümün önüne geliyordu. Eşyaların hiçbir suçu yoktu ama hepsi seni hatırlatıyordu.
Bir akşam eski çekmecelerden birini düzenlerken senin el yazınla yazılmış küçük bir kâğıt buldum. Kâğıdın üzerinde yalnızca birkaç kelime vardı. Onu elimde uzun süre tuttum. Yazıyı tanımak için tekrar tekrar bakmama gerek yoktu. İnsan sevdiği kişinin el yazısını, yıllar geçse bile tanıyabiliyordu. Kâğıdı göğsüme bastırdım ve o anda sana duyduğum özlemin yalnızca seni görmek istemekten ibaret olmadığını anladım. Ben seninle birlikte olduğum zamanki kendimi de özlüyordum. Çünkü sen yanımdayken başka bir insandım. Daha sabırlıydım. Daha umutluydum. Geleceğe inanıyordum. Küçük şeylerden mutlu olabiliyordum. Birlikte yürüdüğümüz bir sokak, aynı masada içtiğimiz bir kahve, ansızın başlayan yağmur, yol kenarında açmış küçücük bir çiçek bile benim için bir anlam taşıyordu. Sen gittikten sonra bütün bunların anlamı kaybolmuştu.
Bazen kendi kendime kızıyordum. Bir insanın yokluğunun hayatımı bu kadar değiştirmesine nasıl izin vermiştim? Neden seni unutmayı beceremiyordum? Neden başkalarının yaptığı gibi geçmişi kapatıp önüme bakamıyordum? Sonra kalbimin verdiği cevap her defasında aynı oluyordu. Çünkü bazı insanlar unutulmak için girmez hayatımıza. Bazı insanlar insanın hayatına yerleşir ve onların bıraktığı boşluk, aradan yıllar geçse bile başka bir şeyle dolmaz.
Bir gece telefonum çaldı.
Ekrana baktığımda adını gördüm.
Uzun süre açamadım.
Kalbim göğsümün içinde öylesine hızlı çarpıyordu ki nefes almakta zorlanıyordum. Aramayı cevaplamakla cevaplamamak arasında geçen birkaç saniye bana saatler kadar uzun geldi. Sonunda telefonu kulağıma götürdüm.
“Merhaba,” dedin.
Sesini duyduğum anda aylarca içimde biriktirdiğim bütün cümleler birbirine karıştı.
“Merhaba,” diyebildim yalnızca.
Bir süre ikimiz de sustuk.
Sonra yavaşça konuşmaya başladın.
“Beni affedebilir misin?”
Gözlerimi kapattım. Bu cümleyi aylarca beklemiştim. Fakat insan beklediği şey karşısına çıktığında ona hemen sarılamıyormuş. Çünkü beklemek başka, yeniden inanmak başka bir şeydi.
“Seni hiç affetmem gereken biri olarak görmedim,” dedim. “Sadece neden gittiğini anlamaya çalıştım.”
Derin bir nefes aldın.
“Çünkü korktum.”
“Neden?”
“Seni kaybetmekten korktum.”
Acı bir tebessüm ettim.
“Beni kaybetmekten korktuğun için mi gittin?”
Sesin titredi.
“Bazen insan sevdiği şeyi kaybetmemek için ondan uzaklaşabileceğini sanıyor. Ben de böyle bir hata yaptım.”
O gece uzun süre konuştuk. Bana geçen ayları, yalnızlığını, pişmanlıklarını ve benim gibi onun da geceleri uyuyamadığını anlattı. Her şeyi anlatırken sesindeki kırgınlığı duyabiliyordum. Sen de değişmiştin. Ben de değişmiştim. Fakat ikimizin arasında hâlâ değişmeyen bir şey vardı.
Sevgi.
Telefon kapandıktan sonra uzun süre yerimden kalkmadım. Pencerenin önüne geçip dışarı baktım. Yağmur yağıyordu. Aylar önce yine böyle bir gecede seni uğurlamıştım. Şimdi aynı yağmurun altında, ilk kez içimde başka bir duygu vardı. Özlem hâlâ oradaydı. Kırgınlık da. Fakat bunların yanında yeniden doğmaya çalışan küçük bir umut vardı.
Ertesi gün buluşmaya karar verdik.
Seni gördüğümde ilk fark ettiğim şey gözlerindeki yorgunluk oldu. Eskisinden daha sessiz görünüyordun. Bana doğru yürürken birkaç kez duraksadın. Sanki aramızdaki mesafenin yalnızca birkaç metre değil, geçen ayların tamamı olduğunu hissediyordun.
Karşıma oturdun.
Bir süre birbirimize baktık.
Sonra ellerini masanın üzerine koydun.
“Çok değişmişsin,” dedin.
“Sen de.”
“Beni hâlâ seviyor musun?”
Bu soruya cevap vermeden önce uzun süre düşündüm.
“Sevmeseydim burada olmazdım.”
Gözlerin doldu.
“Bana kızgın mısın?”
“Evet.”
“Beni affettin mi?”
“Henüz değil.”
Başını eğdin.
“Peki, yeniden başlayabilir miyiz?”
Elimi masanın üzerinde onun eline doğru uzattım. Fakat tam dokunacakken durdum. İçimde aylarca taşıdığım bütün korkular bir anda yeniden ortaya çıktı.
“Sana bir şey söyleyeceğim,” dedim.
“Dinliyorum.”
“Bir daha giderken beni sessizliğinle cezalandırma. Kıracaksan sözlerinle kır, kızacaksan yüzüme söyle, uzaklaşacaksan nedenini anlat. Ama beni cevapsız bırakma. Çünkü insan sevdiği kişiden gelecek acıya bile razı oluyor, yeter ki nerede durduğunu bilsin.”
Gözlerinden bir damla yaş süzüldü.
“Bir daha gitmeyeceğim.”
“Bunu şimdi söylemek kolay.”
“Biliyorum.”
“Ben artık sözlere eskisi kadar kolay inanmıyorum.”
“Elbette. Çünkü sana bunu davranışlarımla göstermek zorundayım.”
O gün birbirimize hemen sarılmadık. Her şeyi bir anda düzeltmeye çalışmadık. Geçmişi yok saymadık. Aksine, geçmişin bütün kırgınlıklarını masanın üzerine koyduk ve tek tek konuştuk. Nerede incindiğimizi, nerede sustuğumuzu, hangi cümleleri zamanında söyleyemediğimizi anlattık. Bazen gözlerimiz doldu, bazen sustuk, bazen birbirimize kızdık. Fakat ilk defa kaçmadık.
Akşam olduğunda birlikte yürümeye başladık.
Aylar önce ayrıldığımız o sokağın başına geldiğimizde durduk. Ben ona baktım. O bana baktı.
“Burası,” dedin.
“Hatırlıyorum.”
“Burada senden ayrılmıştım.”
“Evet.”
“Keşke o gün gitmeseydim.”
Bir süre sustum.
Sonra sana doğru bir adım attım.
“Geçmişi değiştiremeyiz.”
“Biliyorum.”
“Ama bundan sonrasını değiştirebiliriz.”
Bu kez elini tuttum.
Elin hâlâ eskisi kadar sıcaktı.
Aylarca özlediğim o sıcaklık avuçlarımdan kalbime doğru yayıldı.
Birlikte yürümeye devam ettik.
O gece eve dönerken içimde garip bir huzur vardı. Çünkü aşkın yalnızca kavuşmak olmadığını artık biliyordum. Aşk bazen kırıldığın hâlde kalabilmek, bazen affetmenin ne demek olduğunu öğrenmek, bazen de sevdiğin insanın yaralarını kendi yaraların kadar önemsemekti. Ben yeniden hayatıma dönerken ben de sana yeniden yaklaşmayı öğreniyordum. Fakat ikimiz de biliyorduk ki bu, eski günlere dönmek olmayacaktı. Biz artık eski insanlar değildik. Yaşadığımız ayrılık bizi değiştirmişti. Belki de sevgimizin gerçek sınavı tam da burada başlıyordu.
Çünkü bazı aşklar hiç kırılmadan değil, kırıldıktan sonra yeniden kuruldukları için büyür.
Ve ben o günden sonra sana bir daha gitme demedim.
Sadece kalmanı istedim.
Sen de kaldın.
Mehmet Aluç