Yanlış Kapıya Bırakılan Paket
Leyla Hanım, apartmanın üçüncü katında tek başına yaşıyordu. Yetmiş iki yaşındaydı. Akıllı telefonunu yalnızca çocukları aradığında açıyor, gelen iletilerin çoğunu okuyamadan kapatıyordu. Aynı binada oturduğu insanların yüzlerini tanıyor fakat isimlerini bilmiyordu. Eskiden öyle değildi. Bir zamanlar apartmanın kapıları sık sık açılır, tabaklar bir daireden diğerine giderdi. Bir evde yemek pişse kokusu kadar tadı da komşulara ulaşırdı. Şimdi kapıların önüne yalnızca kargo paketleri bırakılıyordu.
O sabah Leyla Hanım’ın kapısı çalındı. Açtığında kimseyi göremedi. Kapının önünde büyükçe bir kutu duruyordu. Eğilip üzerindeki etikete baktı. Paket, beşinci katta oturan Emre adına gönderilmişti. Kutuyu kaldırmaya çalıştı ama ağırdı. İki eliyle kavrayıp içeri sürükledi. Sonra beşinci kata çıkmak için hazırlandı. Tam kapısını açacağı sırada elektrikler kesildi. Asansör çalışmayınca paketi götürmekten vazgeçti. Beşinci katta oturan Emre’yi yalnızca birkaç kez görmüştü. Sabahları sırt çantasını omzuna geçirip aceleyle evden çıkar, akşamları elinde market poşetleriyle geri dönerdi. Selamı kısa, yüzü yorgundu. Leyla Hanım, kutuyu salondaki masanın yanına bıraktı. Akşam olunca Emre’nin kapısını çalmasını bekledi. Gelen olmadı.
Ertesi sabah apartmanın girişinde bir ilan gördü:
“Beş numaralı daireye ait paket yanlışlıkla başka bir daireye bırakılmıştır. Görenlerin haber vermesi rica olunur.”
Leyla Hanım ilanın altına tükenmez kalemle yazdı:
“Paket bende. Üçüncü kat, dokuz numara.”
O akşam kapısı çalındı. Karşısında Emre vardı. Saçları yağmurdan ıslanmış, gözlerinin altı yorgunluktan koyulaşmıştı.
“Paketimi siz mi aldınız?”
“Kargo görevlisi kapının önüne bırakmış.”
“Çok teşekkür ederim.”
Emre paketi kaldırdı. Gitmek üzereyken Leyla Hanım sordu:
“İçinde ne var, ağır bir şeye benziyor?”
“Bilgisayar.”
“Eskisi bozuldu herhâlde.”
“Bilgisayarım yoktu. Bunu da taksitle aldım. Evden ek iş yapacağım.”
Leyla Hanım, gencin yüzündeki mahcubiyeti gördü. Daha fazla soru sormadı.
“Güle güle kullan,” dedi.
Emre teşekkür edip yukarı çıktı.
Günler sonra Leyla Hanım’ın telefonu bozuldu. Ekran kararıyor, arayanların sesleri kesiliyordu. En kötüsü de başka bir şehirde yaşayan kızına ulaşamamasıydı. Mahalledeki telefoncu, onarım için yüksek bir ücret istedi. Leyla Hanım, emekli maaşının büyük bölümünü kiraya ve faturalara ayırdığı için telefonu tamir ettiremedi.
Bir akşam apartman girişinde Emre’yle karşılaştı.
“Telefonunuz neden kapalı?” diye sordu Emre. “Kızınız beni aradı. Size ulaşamamış.”
Leyla Hanım şaşırdı.
“Benim kızım senin numaranı nereden biliyor?”
“Geçen ay apartmanın acil durum grubunu kurmuştuk. Sizi ekleyemeyince daire numaranızın karşısına benim telefonumu yazmışlar.”
Leyla Hanım telefonunu çantasından çıkardı.
“Bozuldu. Tamirciye götürdüm ama masrafı çokmuş.”
Emre telefonu eline aldı, birkaç düğmeye bastı.
“Ben bakabilir miyim?”
“Sen anlar mısın?”
“Biraz.”
Ertesi gün Emre telefonu geri getirdi. Ekranı çalışıyor, ses eskisinden daha iyi geliyordu.
“Kaç para tuttu?” diye sordu Leyla Hanım.
“Hiç.”
“Olur, mu oğlum? Parçası, emeği…”
“Paketin kirası olsun.”
Leyla Hanım güldü.
“Paket bir gece kaldı.”
“Telefon da bende yalnızca bir gece kaldı.”
Emre gitmek üzereyken mutfaktan mercimek çorbasının kokusu geldi. Leyla Hanım, uzun zamandır ilk defa birini evine davet etmek istedi.
“Yemek yedin mi?”
“Yedim,” dedi Emre hemen.
Ancak gözleri mutfağa doğru kaymıştı.
Leyla Hanım bu bakışı tanıyordu. İnsan bazen açlığını söylemez, yalnızca sesinin tonunu değiştirirdi.
“Tencereyi tek başıma bitiremem,” dedi. “Yardım edersen sevinirim.”
Emre bu kez itiraz etmedi.
O akşam küçük mutfak masasının iki ucuna oturdular. Emre, gündüzleri bir çağrı merkezinde çalıştığını, geceleri internet üzerinden tasarım yapmaya uğraştığını anlattı. Kazandığı para kiraya, faturalara ve borçlara ancak yetiyordu. Ailesi başka şehirdeydi. Onları üzmemek için her telefon konuşmasında hayatının yolunda olduğunu söylüyordu.
“Burada kimse kimseyi tanımıyor,” dedi Emre. “Aynı apartmanda yaşıyoruz ama herkes birbirine yabancı.”
Leyla Hanım önündeki ekmeği ikiye böldü.
“Yabancılık kapıda başlar,” dedi. “Kapıyı açınca biraz azalır.”
Ertesi gün Emre, apartmanın çevrim içi iletişim grubuna yeni bir mesaj yazdı:
“Komşularımızdan telefon kullanmakta zorlananlar veya alışveriş için yardıma ihtiyaç duyanlar bana ulaşabilir.”
Mesajı önce kimse yanıtlamadı.
Bir saat sonra ikinci kattaki Nermin Hanım, hastaneden nasıl randevu alınacağını sordu. Ardından giriş katındaki Hasan Bey, elektrik faturasını internetten ödeyemediğini yazdı. Altıncı kattaki üniversite öğrencisi Zeynep, yaşlı komşuların market alışverişine yardım edebileceğini söyledi.
Bir hafta içinde apartmanın sessizliği değişmeye başladı.
Kapılar yine çalınıyor, merdivenlerde insanlar birbirlerine selam veriyordu. Bir daireden diğerine tabaklar gidiyor, kapıların önünde yalnızca kargo paketleri değil, küçük notlar da bırakılıyordu.
Bir akşam Leyla Hanım’ın kapısının önünde yeni bir paket belirdi. Üzerinde adres yoktu. Kutunun içinde büyük tuşlu, kullanımı kolay bir telefon vardı. Yanına küçük bir not iliştirilmişti:
“Bu kez paket doğru kapıya bırakıldı.”
Leyla Hanım, notu kimin yazdığını anlamıştı. Telefonu eline aldı ve Emre’yi aradı.
“Teşekkür etmek için aramadım,” dedi.
“Neden aradınız?”
“Çorba yaptım. Soğutmadan gel.”
Emre’nin gülüşü telefondan duyuldu.
O akşam apartmanın pencereleri birer birer aydınlandı. Şehir, dışarıda yine acele ediyor; insanlar sipariş veriyor, paket bekliyor ve ekranların arasında kayboluyordu.
Fakat o apartmanda herkes önemli bir şeyi yeniden hatırlamıştı:
Bazı ihtiyaçlar internetten sipariş edilemiyordu. Çünkü bir insanın başka bir insana göstereceği ilginin ne fiyatı vardı ne de teslimat numarası, vesselam.
Mehmet Aluç