Aşkı İlmek İlmek Örmek
“Giden çoktan unuttu; kalan, aşkı ilmek ilmek ördü.”
Kasabanın en eski sokağında, zamanın uğramayı unuttuğu küçük bir dükkân vardı. Kapısındaki solgun tabelada yalnızca iki kelime okunurdu: Kayıp İlmekler. Söylentiye göre bu dükkâna yolu düşenler, sökülen kazaklarını değil, yarım bırakılan hikâyelerini onartmaya gelirdi. Çünkü dükkânın sahibi Zühre Hanım, iplikleri yalnızca birbirine bağlamaz; insanların sustuğu sözleri, gizlediği kırgınlıkları ve dönmeyeceğini bildiği hâlde beklediği kişileri de ilmeklerin arasına örerdi. Bir kış akşamı kapı ağır ağır açıldı. İçeri, ellerinde eski ve sökülmüş bir kazak taşıyan Nehir girdi. Yüzünde, uzun süre beklemiş insanların taşıdığı sessiz bir yorgunluk vardı. Kazağı tezgâhın üzerine bıraktığında Zühre Hanım, göğsünün tam üzerine gelen yerde tek bir ilmeğin kaçmış olduğunu gördü. İplik aşağıya doğru sökülmemişti; sanki görünmeyen bir el, bütün kazak dağılmasın diye onu yıllardır aynı yerde tutuyordu. Zühre Hanım, parmaklarını o yarım ilmeğin üzerinde gezdirdi, sonra başını kaldırarak Nehir’e baktı.
“Bu kazak kimin?” diye sordu. İşte Öykümüz başlıyor.
Nehir, bu küçücük sorunun içinde yıllardır kaçtığı bütün cevapların saklandığını hissetti. Parmakları titreyerek kazağın yakasına uzandı. Bir zamanlar sevdiği adamın üzerinde gördüğü kumaşa şimdi bir hatıranın küllerine dokunur gibi dokundu.
“Terk edip giden sevgilimin,” dedi. “Ama galiba o giderken yalnızca bu kazağı değil, içimde tamamlanmamış bir hayatı da bıraktı.”
Kasabanın en eski sokağında, zamanın uğramayı unuttuğu küçük bir dükkân vardı. Kapısındaki solgun tabelada yalnızca iki kelime okunurdu: Kayıp İlmekler. Söylentiye göre bu dükkâna yolu düşenler, sökülen kazaklarını değil, yarım bırakılan hikâyelerini onartmaya gelirdi. Çünkü dükkânın sahibi Zühre Hanım, iplikleri yalnızca birbirine bağlamaz; insanların sustuğu sözleri, gizlediği kırgınlıkları ve dönmeyeceğini bildiği hâlde beklediği kişileri de ilmeklerin arasına örerdi. Bir kış akşamı kapı ağır ağır açıldı. İçeri, ellerinde eski ve sökülmüş bir kazak taşıyan Nehir girdi. Yüzünde, uzun süre beklemiş insanların taşıdığı sessiz bir yorgunluk vardı. Kazağı tezgâhın üzerine bıraktığında Zühre Hanım, göğsünün tam üzerine gelen yerde tek bir ilmeğin kaçmış olduğunu gördü. İplik aşağıya doğru sökülmemişti; sanki görünmeyen bir el, bütün kazak dağılmasın diye onu yıllardır aynı yerde tutuyordu. Zühre Hanım, parmaklarını o yarım ilmeğin üzerinde gezdirdi, sonra başını kaldırarak Nehir’e baktı.
“Bu kazak kimin?” diye sordu. İşte Öykümüz başlıyor.
Nehir, bu küçücük sorunun içinde yıllardır kaçtığı bütün cevapların saklandığını hissetti. Parmakları titreyerek kazağın yakasına uzandı. Bir zamanlar sevdiği adamın üzerinde gördüğü kumaşa şimdi bir hatıranın küllerine dokunur gibi dokundu.
“Terk edip giden sevgilimin,” dedi. “Ama galiba o giderken yalnızca bu kazağı değil, içimde tamamlanmamış bir hayatı da bıraktı.”
Kasabanın en eski sokağında, zamanın unuttuğu küçük bir dükkân vardı. Kapısındaki solgun tabelada yalnızca iki kelime okunurdu:
Kayıp İlmekler
Dükkânın sahibi Zühre Hanım, yıllardır kimsenin nereden geldiğini bilmediği iplerle atkılar, hırkalar ve eldivenler örerdi. Fakat kasaba halkı, onun yaptığı hiçbir örgünün sıradan olmadığını söylerdi. Çünkü Zühre Hanım, ipliği şişe dolarken insanların söyleyemediği duyguları da ilmeklerin arasına saklardı.
Bir anne özlemini mavi bir atkıda taşırdı.
Bir çocuk sevincini sarı bir bereye bırakırdı.
Yarım kalmış bir veda, gri bir hırkanın kolunda yıllarca beklerdi.
Zühre Hanım’ın tek bir kuralı vardı:
“Kalbinizde olmayan hiçbir şeyi ördürmeyin. Çünkü iplik, insanın dilinden çok kalbine inanır.”
Bir kış akşamı dükkânın kapısı açıldı. İçeri, elinde eski ve sökülmüş bir kazak taşıyan genç bir kadın girdi. Adı Nehir’di. Üzerindeki kar tanelerini silkelemeden tezgâha yaklaştı ve kazağı Zühre Hanım’ın önüne bıraktı.
“Bunu onarabilir misiniz?” diye sordu.
Zühre Hanım kazağa uzun uzun baktı. Kazağın göğsünde, tam kalbin üzerine gelen yerde tek bir ilmek kaçmıştı. Fakat o ilmek, aşağıya doğru sökülmemiş; sanki görünmeyen bir el tarafından yıllarca aynı yerde tutulmuştu.
“Bu kazak kimin?” dedi.
Nehir, bu küçücük sorunun içinde yıllardır kaçtığı bütün cevapların saklandığını hissetti. Dudaklarını araladı ama konuşamadı. Parmakları, kazağın göğsündeki kaçmış ilmeğe dokundu. Bir zamanlar sevdiği adamın kalbinin üzerinde duran o iplik, şimdi sanki Nehir’in içinde yarım kalmış bir cümle gibi sallanıyordu. Gözlerini kumaştan ayırmadan, “Terk edip giden sevgilimin,” dedi
Zühre Hanım, kazağı ağır ağır tezgâhın üzerine serdi. Nehir’in gözyaşları kumaşın üzerine düşerken hiçbir şey söylemedi. Çünkü ağlayan bir insana hemen teselli vermek, bazen onun acısını susturmaya çalışmaktan başka bir şey değildi. Önce bütün yükünü dökmesine izin verdi. Sonra çekmecesinden ince, kırmızı bir iplik çıkardı ve kaçmış ilmeğin yanına bıraktı. İplik kazağa değer değmez hafifçe kıpırdadı. Sanki yıllardır sahibini bekliyormuş gibi sökülmüş yerin çevresine dolandı.
“Onu hâlâ seviyor musun?” diye sordu Zühre Hanım.
Nehir bu sorunun cevabını yıllardır bildiğini sanıyordu. Her gece aynı cevabı veriyor, her sabah aynı özlemle uyanıyordu. Fakat şimdi sevdiği şeyin gerçekten o adam mı, yoksa onunla yaşadığı günlerin hatırası mı olduğunu ayırt edemedi.
“Bilmiyorum,” dedi. “Bazen onu sevdiğimi düşünüyorum. Bazen de yalnızca geri gelsin, neden gittiğini anlatsın istiyorum. Belki cevabını duyarsam içimde bekleyen her şey susar sanıyorum.”
“Ya vereceği cevap seni iyileştirmezse?”
Nehir, bu ihtimali hiç düşünmemiş gibi Zühre Hanım’a baktı.
“İnsan bütün yaralarının bir cevabı olduğuna inanmak istiyor,” diye devam etti yaşlı kadın. “Oysa bazı insanlar açıklama yapmadan gider. Bazılarıysa döner ama getirdikleri cevap, bıraktıkları boşluğu doldurmaz. Çünkü asıl acı, neden gittikleri değildir. Asıl acı, kalacaklarına inanmış olmamızdır.”
Nehir’in bakışları yeniden kazağa indi. Birlikte geçirdikleri son akşamı hatırladı. Adam her zamanki yerinde oturmuş, pencerenin dışındaki yağmuru seyretmişti. Nehir ona birkaç kez ne düşündüğünü sormuş, her defasında “Hiç,” cevabını almıştı. Meğer o “hiç”in içinde hazırlanmış bir ayrılık, söylenmemiş onlarca cümle ve çoktan verilmiş bir gidiş kararı varmış. Nehir o gece, aynı odada oturduğu insanın kendisinden ne kadar uzağa gittiğini anlayamamıştı.
“Son gecemizde bana sarılmadı,” dedi. “Bunu yıllarca düşündüm. Bir insan giderken neden son kez sarılmaz? Beni sevmeyi çoktan bıraktığı için mi, yoksa sarılırsa gidemeyeceğinden korktuğu için mi? Hangisi doğru bilmiyorum. İkisi de başka türlü acıtıyor.”
Zühre Hanım kırmızı ipliği şişe doladı fakat örmeye başlamadı.
“Belki de sen onun son hareketlerinde sevildiğine dair bir işaret arıyorsun.”
Nehir başını eğdi.
“Çünkü hiç sevilmediğimi düşünürsem yaşadığımız bütün güzel günler yalan olacak. Sevdiğini kabul edersem de insanın sevdiği birini nasıl bırakabildiğini anlayamayacağım.”
“Bazen sevgi, kalmaya yetmez,” dedi Zühre Hanım. “Ama birinin kalamamış olması, senin sevilmeye değmediğin anlamına gelmez. Onun eksikliğiyle kendi değerini ölçersen, ömrün boyunca yanlış bir terazinin önünde beklersin.”
Nehir bu sözlerle sarsıldı. Üç yıldır aynaya her baktığında kendisinde bir kusur aramıştı. Daha güzel konuşsaydı, daha az sorsaydı, daha çok sabretseydi, belki adam gitmezdi diye düşünmüştü. Ayrılığın bütün yükünü kendi omuzlarına almış; gidenin kararını bile kendi hatası saymıştı.
“Ben nerede eksik kaldım?” diye fısıldadı.
Zühre Hanım kaçmış ilmeği gösterdi.
“Bak,” dedi, “bir kazaktan tek bir ilmek kaçınca bütün örgü değersiz olmaz. Yalnızca bir yerinden çözülmeye başlar. Sen de eksik değilsin, Nehir. Sadece en güvendiğin yerinden sökülmüşsün.”
Zühre Hanım ilk ilmeği attığı anda dükkândaki ışıklar titredi. Kazağın yakasında, daha önce görünmeyen birkaç harf belirdi. Nehir gözyaşlarını silerek kumaşa yaklaştı. Kırmızı iplikle işlenmiş tek bir tarih vardı. Bu, sevgilisinin gittiği gün değildi. Ondan tam üç gün sonrasını gösteriyordu.
“Bu tarih ne?” diye sordu Zühre Hanım.
Nehir’in yüzündeki renk yavaşça çekildi. Çünkü o tarih, yıllardır kimseye anlatmadığı bir güne aitti.
“Terk edildikten üç gün sonra,” dedi, “tren istasyonuna gitmiştim. Onu orada gördüğümü sanmıştım.”
“Sanmış mıydın?”
Nehir, kazağın içinden yükselen eski bir sıcaklığı avuçlarında hissetti.
“Beni uzaktan izliyordu. Yanına gitmek istedim ama tren aramıza girdi. Tren geçtikten sonra orada kimse yoktu. O günden beri gerçekten onu mu gördüm, yoksa özlemim mi bana bir yüz çizdi, bilmiyorum.”
Tam o sırada kırmızı iplik yumağından ayrılarak tezgâhın üzerinden aşağıya süzüldü. Dükkânın taş zemininde kıvrıla kıvrıla kapıya ilerledi. Nehir ve Zühre Hanım sessizce onu izledi. İplik, kapının altından dışarı çıktı ve karanlık sokağa uzandı.
Zühre Hanım kazağı Nehir’e verdi.
“Bazı yarım kalan hikâyeler, kendiliğinden geri dönmez,” dedi. “İnsan onların sonuna yürümek zorunda kalır.”
Nehir kazağı göğsüne bastırdı. Kapıyı açtığında kırmızı ipliğin karların üzerinden geçerek terk edilmiş tren istasyonuna doğru uzandığını gördü. Üç yıldır cevabını beklediği bütün sorular, şimdi gecenin içinde tek bir yola dönüşmüştü.
Fakat Nehir henüz bilmiyordu: O istasyonda karşılaşacağı kişi, kendisini terk eden adamdan çok, üç yıl önce orada bıraktığı eski hâliydi.
Mehmet Aluç
Kayıp İlmekler
Dükkânın sahibi Zühre Hanım, yıllardır kimsenin nereden geldiğini bilmediği iplerle atkılar, hırkalar ve eldivenler örerdi. Fakat kasaba halkı, onun yaptığı hiçbir örgünün sıradan olmadığını söylerdi. Çünkü Zühre Hanım, ipliği şişe dolarken insanların söyleyemediği duyguları da ilmeklerin arasına saklardı.
Bir anne özlemini mavi bir atkıda taşırdı.
Bir çocuk sevincini sarı bir bereye bırakırdı.
Yarım kalmış bir veda, gri bir hırkanın kolunda yıllarca beklerdi.
Zühre Hanım’ın tek bir kuralı vardı:
“Kalbinizde olmayan hiçbir şeyi ördürmeyin. Çünkü iplik, insanın dilinden çok kalbine inanır.”
Bir kış akşamı dükkânın kapısı açıldı. İçeri, elinde eski ve sökülmüş bir kazak taşıyan genç bir kadın girdi. Adı Nehir’di. Üzerindeki kar tanelerini silkelemeden tezgâha yaklaştı ve kazağı Zühre Hanım’ın önüne bıraktı.
“Bunu onarabilir misiniz?” diye sordu.
Zühre Hanım kazağa uzun uzun baktı. Kazağın göğsünde, tam kalbin üzerine gelen yerde tek bir ilmek kaçmıştı. Fakat o ilmek, aşağıya doğru sökülmemiş; sanki görünmeyen bir el tarafından yıllarca aynı yerde tutulmuştu.
“Bu kazak kimin?” dedi.
Nehir, bu küçücük sorunun içinde yıllardır kaçtığı bütün cevapların saklandığını hissetti. Dudaklarını araladı ama konuşamadı. Parmakları, kazağın göğsündeki kaçmış ilmeğe dokundu. Bir zamanlar sevdiği adamın kalbinin üzerinde duran o iplik, şimdi sanki Nehir’in içinde yarım kalmış bir cümle gibi sallanıyordu. Gözlerini kumaştan ayırmadan, “Terk edip giden sevgilimin,” dedi
Zühre Hanım, kazağı ağır ağır tezgâhın üzerine serdi. Nehir’in gözyaşları kumaşın üzerine düşerken hiçbir şey söylemedi. Çünkü ağlayan bir insana hemen teselli vermek, bazen onun acısını susturmaya çalışmaktan başka bir şey değildi. Önce bütün yükünü dökmesine izin verdi. Sonra çekmecesinden ince, kırmızı bir iplik çıkardı ve kaçmış ilmeğin yanına bıraktı. İplik kazağa değer değmez hafifçe kıpırdadı. Sanki yıllardır sahibini bekliyormuş gibi sökülmüş yerin çevresine dolandı.
“Onu hâlâ seviyor musun?” diye sordu Zühre Hanım.
Nehir bu sorunun cevabını yıllardır bildiğini sanıyordu. Her gece aynı cevabı veriyor, her sabah aynı özlemle uyanıyordu. Fakat şimdi sevdiği şeyin gerçekten o adam mı, yoksa onunla yaşadığı günlerin hatırası mı olduğunu ayırt edemedi.
“Bilmiyorum,” dedi. “Bazen onu sevdiğimi düşünüyorum. Bazen de yalnızca geri gelsin, neden gittiğini anlatsın istiyorum. Belki cevabını duyarsam içimde bekleyen her şey susar sanıyorum.”
“Ya vereceği cevap seni iyileştirmezse?”
Nehir, bu ihtimali hiç düşünmemiş gibi Zühre Hanım’a baktı.
“İnsan bütün yaralarının bir cevabı olduğuna inanmak istiyor,” diye devam etti yaşlı kadın. “Oysa bazı insanlar açıklama yapmadan gider. Bazılarıysa döner ama getirdikleri cevap, bıraktıkları boşluğu doldurmaz. Çünkü asıl acı, neden gittikleri değildir. Asıl acı, kalacaklarına inanmış olmamızdır.”
Nehir’in bakışları yeniden kazağa indi. Birlikte geçirdikleri son akşamı hatırladı. Adam her zamanki yerinde oturmuş, pencerenin dışındaki yağmuru seyretmişti. Nehir ona birkaç kez ne düşündüğünü sormuş, her defasında “Hiç,” cevabını almıştı. Meğer o “hiç”in içinde hazırlanmış bir ayrılık, söylenmemiş onlarca cümle ve çoktan verilmiş bir gidiş kararı varmış. Nehir o gece, aynı odada oturduğu insanın kendisinden ne kadar uzağa gittiğini anlayamamıştı.
“Son gecemizde bana sarılmadı,” dedi. “Bunu yıllarca düşündüm. Bir insan giderken neden son kez sarılmaz? Beni sevmeyi çoktan bıraktığı için mi, yoksa sarılırsa gidemeyeceğinden korktuğu için mi? Hangisi doğru bilmiyorum. İkisi de başka türlü acıtıyor.”
Zühre Hanım kırmızı ipliği şişe doladı fakat örmeye başlamadı.
“Belki de sen onun son hareketlerinde sevildiğine dair bir işaret arıyorsun.”
Nehir başını eğdi.
“Çünkü hiç sevilmediğimi düşünürsem yaşadığımız bütün güzel günler yalan olacak. Sevdiğini kabul edersem de insanın sevdiği birini nasıl bırakabildiğini anlayamayacağım.”
“Bazen sevgi, kalmaya yetmez,” dedi Zühre Hanım. “Ama birinin kalamamış olması, senin sevilmeye değmediğin anlamına gelmez. Onun eksikliğiyle kendi değerini ölçersen, ömrün boyunca yanlış bir terazinin önünde beklersin.”
Nehir bu sözlerle sarsıldı. Üç yıldır aynaya her baktığında kendisinde bir kusur aramıştı. Daha güzel konuşsaydı, daha az sorsaydı, daha çok sabretseydi, belki adam gitmezdi diye düşünmüştü. Ayrılığın bütün yükünü kendi omuzlarına almış; gidenin kararını bile kendi hatası saymıştı.
“Ben nerede eksik kaldım?” diye fısıldadı.
Zühre Hanım kaçmış ilmeği gösterdi.
“Bak,” dedi, “bir kazaktan tek bir ilmek kaçınca bütün örgü değersiz olmaz. Yalnızca bir yerinden çözülmeye başlar. Sen de eksik değilsin, Nehir. Sadece en güvendiğin yerinden sökülmüşsün.”
Zühre Hanım ilk ilmeği attığı anda dükkândaki ışıklar titredi. Kazağın yakasında, daha önce görünmeyen birkaç harf belirdi. Nehir gözyaşlarını silerek kumaşa yaklaştı. Kırmızı iplikle işlenmiş tek bir tarih vardı. Bu, sevgilisinin gittiği gün değildi. Ondan tam üç gün sonrasını gösteriyordu.
“Bu tarih ne?” diye sordu Zühre Hanım.
Nehir’in yüzündeki renk yavaşça çekildi. Çünkü o tarih, yıllardır kimseye anlatmadığı bir güne aitti.
“Terk edildikten üç gün sonra,” dedi, “tren istasyonuna gitmiştim. Onu orada gördüğümü sanmıştım.”
“Sanmış mıydın?”
Nehir, kazağın içinden yükselen eski bir sıcaklığı avuçlarında hissetti.
“Beni uzaktan izliyordu. Yanına gitmek istedim ama tren aramıza girdi. Tren geçtikten sonra orada kimse yoktu. O günden beri gerçekten onu mu gördüm, yoksa özlemim mi bana bir yüz çizdi, bilmiyorum.”
Tam o sırada kırmızı iplik yumağından ayrılarak tezgâhın üzerinden aşağıya süzüldü. Dükkânın taş zemininde kıvrıla kıvrıla kapıya ilerledi. Nehir ve Zühre Hanım sessizce onu izledi. İplik, kapının altından dışarı çıktı ve karanlık sokağa uzandı.
Zühre Hanım kazağı Nehir’e verdi.
“Bazı yarım kalan hikâyeler, kendiliğinden geri dönmez,” dedi. “İnsan onların sonuna yürümek zorunda kalır.”
Nehir kazağı göğsüne bastırdı. Kapıyı açtığında kırmızı ipliğin karların üzerinden geçerek terk edilmiş tren istasyonuna doğru uzandığını gördü. Üç yıldır cevabını beklediği bütün sorular, şimdi gecenin içinde tek bir yola dönüşmüştü.
Fakat Nehir henüz bilmiyordu: O istasyonda karşılaşacağı kişi, kendisini terk eden adamdan çok, üç yıl önce orada bıraktığı eski hâliydi.
Mehmet Aluç

Yorumlar
Okurların sesi
İlk yorumu siz bırakabilirsiniz.