MANAV -1 -Bölüm
O gece Çınarlı Mahallesi’nde bütün ışıklar birer birer söndü; fakat hiç kimse, duvarları dökülmüş küçük bir evde açlığından uyuyamayan Zehra’yı görmedi. Oysa mahallede herkes birbirini tanıdığını sanırdı, o ise hep ağlardı…
Mahallenin arka sokağında, duvarları dökülmüş küçük bir ev vardı. On bir yaşındaki Zehra, annesini ve babasını kaybettikten sonra bu evde yaşlı ninesiyle kalmıştı. Ninesi de bir kış günü hayata veda edince küçük kız yapayalnız kalmıştı. Mahalleli, Zehra’nın uzak akrabalarının onunla ilgilendiğini sanıyordu. Zehra ise durumunu kimseye anlatamıyordu. Kapı kapı dolaşıp yardım istemekten utanıyordu. Evde bulunan birkaç parça yiyecek kısa zamanda bitmişti. Günlerdir doğru dürüst bir şey yememişti. Akşam olunca eski yatağına uzanıyor, üzerindeki ince örtüyü başına kadar çekiyordu. Uyuyunca açlığını unutacağını düşünüyordu. Fakat açlık uyutmuyordu.
Her sabah onunla birlikte uyanıyor, gün boyunca peşinden ayrılmıyordu. Zehra çeşmeden su içiyor, sonra sokaklarda amaçsızca dolaşıyordu. Fırının önünden geçerken sıcak ekmek kokusu geliyor, lokantanın bacasından yükselen yemek kokuları bütün mahalleye yayılıyordu. O ise başını önüne eğip yoluna devam ediyordu. Mahallenin köşesinde Hüsnü Efendi’nin manavı vardı. Hüsnü Efendi güler yüzlü, orta yaşlı bir adamdı. Çocuklara zaman zaman elma verir, yaşlıların torbalarını evlerine kadar taşırdı. Zehra birkaç gündür manavın önünden geçiyor, kasalardaki meyvelere uzaktan bakıyordu. Hüsnü Efendi bunu fark etmişti fakat küçük kızı utandırmamak için bir şey söylememişti. Bir akşam dükkân kapanmak üzereyken Zehra yine manavın önüne geldi. Hüsnü Efendi içeride hesap yapıyordu. Tezgâhın kenarında birkaç elma duruyordu. İçlerinden birinin yanı ezilmişti.
Zehra çevresine baktı.
“Nasıl olsa satılmaz,” diye düşündü. “Belki akşam çöpe atarlar.”
Yavaşça yaklaştı. Elini uzatıp elmayı almak istedi. Fakat elma parmaklarının arasından kayarak yere düştü. Kaldırımda yuvarlanıp Hüsnü Efendi’nin ayaklarının önünde durdu.
Zehra korkuyla geri çekildi.
Hüsnü Efendi elmayı yerden aldı. Küçük kızın yüzüne baktı. Zehra’nın gözleri dolmuştu.
“Ben hırsız değilim,” dedi titrek bir sesle. “Yalnızca çok acıktım.”
Hüsnü Efendi ona kızmadı. Elmayı önlüğüne silip Zehra’ya uzattı.
“Biliyorum kızım,” dedi. “Hırsız olan insan böyle üzülmez. Sen günlerdir açsın, değil mi?”
Zehra cevap veremedi. Başını eğerek ağlamaya başladı.
Hüsnü Efendi dükkânın kapısını kapattı ve onu yanına çağırdı.
“Gel bakalım. Önce karnını doyuralım, sonra konuşuruz.”
Dükkânın arkasındaki küçük odaya geçtiler. Hüsnü Efendi dolaptan ekmek, peynir ve zeytin çıkardı. Evden getirdiği çorbayı da ısıtıp masaya koydu.
Zehra sandalyeye oturdu fakat yemeğe dokunmadı.
“Param yok,” dedi.
“Ben senden para istemedim.”
“Sonra öderim.”
Hüsnü Efendi küçük kızın başını okşadı.
“Bu bir borç değil. Soframızın sana ayrılmış payıdır.”
Zehra çorbayı yavaşça içmeye başladı. Bir ara ekmekten küçük bir parça koparıp cebine koydu. Hüsnü Efendi bunu görünce yüreği sızladı.
“Onu neden saklıyorsun?”
“Yarın yemek için.”
Hüsnü Efendi hemen bir torba hazırladı. İçine ekmek, peynir, elma ve portakal koydu.
“Bunlar da yarın için,” dedi. “Fakat sen bu gece o evde yalnız kalmayacaksın.”
Dükkânı kapatıp Zehra’yı evine götürdü. Hüsnü Efendi’nin eşi Hatice Hanım kapıda küçük kızı görünce hiçbir şey sormadan onu içeri aldı. Önüne sıcak yemek koydu, temiz giysiler verdi ve misafir odasına bir yatak hazırladı. Zehra yatağın kenarına oturdu.
“Sabah olunca beni gönderecek misiniz?” diye sordu.
Hatice Hanım’ın gözleri doldu.
“Hayır kızım. Seni yeniden yalnız bırakmayacağız.”
Ertesi gün Hüsnü Efendi mahalle muhtarıyla konuştu. Zehra’nın güvenli bir yuvaya kavuşması için gerekli işlemleri başlattılar. Hüsnü Efendi ile Hatice Hanım, onun bakımını üstlenmek istediklerini söylediler. Zehra bir süre sonra onların evine yerleşti. Okuluna yeniden başladı. Akşamları derslerini manavın arkasındaki küçük masada yapıyor, yorulunca Hüsnü Efendi’nin meyve kasalarını düzenlemesini seyrediyordu. Manavın önüne de büyük bir sepet konuldu. Sepetin üzerinde şu cümle yazıyordu:
“İhtiyacı olan alsın, imkânı olan bıraksın.”
Mahalleli zamanla sepete ekmek, meyve ve yiyecek bırakmaya başladı. Böylece hiç kimse yardım isterken utanmak zorunda kalmadı. Aradan yıllar geçti. Zehra büyüdü, öğretmen oldu. Bir gün elinde bir kasa elmayla manava geldi. Hüsnü Efendi artık yaşlanmıştı.
“Bunlar ne?” diye sordu.
Zehra kasayı yardım sepetinin yanına bıraktı.
“Yıllar önce aldığım bir elmanın karşılığı.”
Hüsnü Efendi gülümsedi.
“Ben sana yalnızca bir elma vermedim kızım.”
“Biliyorum Hüsnü Baba,” dedi Zehra. “Bana bir yuva verdiniz.”
Yıllar önce Zehra’nın elinden düşen o elma çoktan yok olmuştu. Fakat Hüsnü Efendi’nin uzattığı merhamet eli, küçük kızın bütün hayatını değiştirmişti.
Mehmet Aluç