İskelede Unutulan Mektup
1. Durmuş Saat
Üsküdar’daki küçük kütüphanenin duvar saati üç gündür aynı zamanı gösteriyordu: 16.20.
Kütüphanede eski kitapları onaran kırk iki yaşındaki Aylin, her başını kaldırdığında akrep ile yelkovanın aynı yerde beklediğini görüyor, zamanın o küçük salonda ilerlemeyi unuttuğunu düşünüyordu. Dışarıda vapurlar gidip geliyor, meydandaki güvercinler havalanıp yeniden taşlara konuyor, insanlar bir yerlere yetişmek için acele ediyordu. Kütüphanenin saati ise bütün bu koşuşturmaya karşı sessizce direniyordu. Saatin onarılması için Kerem çağrıldı. Kerem kırk beş yaşındaydı ve Kuzguncuk’ta babasından kalan küçük bir saatçi dükkânını işletiyordu. Dükkânının vitrininde cep saatleri, eski duvar saatleri ve artık kimsenin kullanmadığı küçük çalar saatler dururdu. Kerem, bozulan saatlerin yalnızca çarklarını değil, sahiplerinin onlara yüklediği hatıraları da onardığını söylerdi. Kütüphaneye geldiğinde saati duvardan indirip arka kapağını açtı.
“Büyük bir arızası yok,” dedi. “Yalnızca uzun zamandır kimse içini temizlememiş.”
Aylin gülümsedi.
“İnsanlar da bazen bu yüzden duruyor olabilir mi?”
Kerem başını kaldırdı.
“İçlerinde biriktirdikleri yüzünden mi?”
“Belki.”
Kerem cevap vermedi. Saatin içindeki tozu küçük bir fırçayla temizlemeye devam etti. Bir süre sonra kütüphanenin sessizliğine yeniden düzenli bir tıkırtı yayıldı. Saat çalışmıştı. Aylin, Kerem’e teşekkür ederken masanın üzerindeki yıpranmış kitabı fark etti. Kitap, o sabah bağışı yapılan eski eserlerin arasından çıkmıştı. Kapağı ayrılmış, sayfaları sararmıştı. Kitabı onarmak için açtığında arasından mavi bir zarf düştü. Zarfın üzerinde adres yoktu. Yalnızca şu cümle yazıyordu:
“15 Mart günü, saat 16.20’de Kuzguncuk İskelesi’nde bekleyen mavi paltolu kadına…”
Aylin duvardaki saate baktı.
Saat 16.20’yi gösteriyordu.
Kerem de zarfı görmüştü.
“Garip bir tesadüf,” dedi.
Aylin zarfı açmakta tereddüt etti.
“Başkasına yazılmış bir mektubu okumak doğru olmaz.”
“Belki sahibini bulabiliriz.”
“Yıllar önce yazılmış gibi görünüyor.”
Kerem zarfın üzerindeki solmuş mürekkebi inceledi.
“Bazı mektuplar sahibini yıllarca bekler.”
Aylin, mavi zarfı kitabın üzerine bıraktı.
“Öyleyse önce mavi paltolu kadını bulalım.”
Kerem alet çantasını kapattı.
“Tek başınıza mı?”
“Başka bir öneriniz var mı?”
“Bir saatçi eski tarihler konusunda işe yarayabilir.”
O gün, durduğu sanılan saat yalnızca yeniden çalışmaya başlamamıştı. İki insanın yolu da aynı dakikada harekete geçmişti.
2. Mavi Zarf
Ertesi gün Aylin ile Kerem, kitabın bağış kaydını incelediler. Kitap, Kuzguncuk’ta yıllardır kapalı duran bir evden gelen kolilerin arasındaydı. Evin son sahibi Meryem Yalçın adında bir kadındı. Aylin, eski kayıtların arasında Meryem Hanım’ın yeni adresini bulmaya çalışırken Kerem kitabın iç kapağındaki silik damgayı fark etti. Damgada “Gölgeli Bahçe Kitapçısı” yazıyordu.
“Böyle bir kitapçı hatırlıyor musunuz?” diye sordu Aylin.
“Çocukluğumda Kuzguncuk’ta bu isimde küçük bir dükkân vardı. Sahibi kitapların arasına kurumuş çiçekler koyardı.”
“Şimdi açık mı?”
“Yıllar önce kapandı. Yerinde bir terzi var.”
Birlikte Kuzguncuk’a gittiler. Renkli evlerin sıralandığı sokaklarda erguvanlar yeni yeni çiçek açıyordu. Pencerelerin önündeki saksılarda sardunyalar, duvar diplerinde kediler vardı. Boğaz’dan gelen rüzgâr, ağaçların arasından geçerek eski evlerin perdelerini hafifçe hareket ettiriyordu. Eski kitapçının yerindeki terzi, Meryem Yalçın adını hatırladı.
“Meryem Hanım her 15 Mart’ta iskeleye giderdi,” dedi. “Üzerine de mutlaka mavi paltosunu giyerdi.”
“Birini mi bekliyordu?” diye sordu Aylin.
“Kimse bilmezdi. Akşama kadar denize bakar, sonra evine dönerdi.”
“Şimdi nerede yaşıyor?”
Terzi, sokağın yukarısındaki yaşlı bakım merkezinin adını verdi.
Aylin ile Kerem dışarı çıktıklarında yağmur başlamıştı. Bir dükkânın tentesinin altına sığındılar. Kerem çantasından küçük bir şemsiye çıkardı.
“Bu şemsiye ikimize yetmez,” dedi Aylin.
“Yavaş yürürsek yeter.”
Yan yana yürüyerek sahile indiler. Şemsiye gerçekten küçüktü; bu nedenle ikisi de yağmurdan biraz payını aldı. Fakat hiçbirisi bundan şikâyet etmedi. İskeleye vardıklarında vapur henüz ayrılmıştı. Deniz, yağmurun altında koyu bir renge bürünmüştü. Aylin cebindeki mavi zarfa dokundu.
“Bir insan yıllarca aynı yerde neden bekler?”
Kerem denize baktı.
“Belki gelecek kişinin değil, verilmiş bir sözün dönmesini bekliyordur.”
“Ya o söz hiç gelmezse?”
“İnsan bazen beklemeyi, gelmeyecek birinden daha çok benimser.”
Aylin, Kerem’in bu sözleri yalnızca mektuptaki kadın için söylemediğini düşündü. Fakat sormadı. Bazı soruların cevabı hemen istenirse, içindeki anlam ürküp saklanabilirdi.
3. Bekleyen Kadın
Meryem Hanım onları ertesi hafta kabul etti. Saçları bembeyazdı. Pencerenin önündeki koltukta oturuyor, bahçedeki manolya ağacını seyrediyordu. Aylin mavi zarfı masaya bıraktığında kadının elleri hafifçe titredi.
“Bunu nerede buldunuz?”
“Eski bir kitabın arasında.”
Meryem Hanım zarfın üzerindeki yazıya baktı.
“Selim’in yazısı.”
“Zarfı açmadık,” dedi Aylin. “Size ait olduğunu düşündük.”
Meryem Hanım uzun süre konuşamadı. Sonra zarfı dikkatle açtı ve mektubu okudu. Gözlerinden yaş gelmedi; yüzünde yıllardır kapalı duran bir pencerenin açılması gibi sakin bir aydınlık belirdi.
“Selim ile aynı kitapçıda çalışırdık,” dedi. “Evlenmek istedik ama hayat bizi farklı yollara götürdü. O, iş için Ankara’ya gitti. Dönmeden önce bana bir mektup bırakacağını söylemişti. Mektup ulaşmayınca vazgeçtiğini düşündüm.”
“Her yıl iskeleye gitmişsiniz,” dedi Kerem.
“Çünkü son konuşmamızda 15 Mart günü saat 16.20’de orada buluşacağımızı söylemişti. İlk yıl gelmedi. İkinci yıl yine bekledim. Sonra beklemek bir alışkanlığa dönüştü.”
Aylin, “Selim Bey şimdi nerede?” diye sordu.
Meryem Hanım başını salladı.
“Yıllar önce başka bir şehirde hayatını kaybettiğini duydum. Fakat mektubun gelmemesi yüzünden ona kırgın kaldım.”
Mektubu yeniden okudu.
“Meğer gelmiş. Yalnızca yanlış kitabın arasında beklemiş.”
Kerem pencerenin dışındaki manolyaya baktı.
“Mektupta ne yazıyor?”
Meryem Hanım gülümsedi.
“Bunu söylemeyeyim. Fakat son cümlesini okuyabilirim.”
Mektubu ışığa doğru kaldırdı:
“Gecikirsem sevgimden şüphe etme; bazı yollar, insanın kalbinden daha uzundur.”
Odada sessizlik oldu.
Meryem Hanım mektubu göğsüne bastırmadı, ağlamadı ve geçmişe dönmek istemedi. Yalnızca onu dikkatle yeniden zarfa koydu.
“Bu mektup hayatımı değiştirmez,” dedi. “Fakat geçmişte yanlış anladığım bir şeyi düzeltir. Bazen insanın ihtiyacı yeni bir başlangıç değil, eski bir sorunun doğru cevabıdır.”
Aylin ile Kerem’e bakarak ekledi:
“Siz ikiniz ne zamandır birbirinizi tanıyorsunuz?”
“Bir haftadır,” dedi Aylin.
Meryem Hanım gülümsedi.
“Bazı insanlar yıllarca tanışır ama birbirini görmez. Bazılarıysa bir haftada aynı sessizliği paylaşmayı öğrenir.”
Aylin ile Kerem göz göze geldiler.
İkisi de bir şey söylemedi.
4. Söylenmeyen Cümle
Mektubu sahibine teslim ettikten sonra görüşmeleri için bir neden kalmamıştı. Fakat Kerem ertesi hafta kütüphaneye yeniden geldi.
“Elimde onarılması gereken bir saat yok,” dedi Aylin.
“Ben de saat için gelmedim.”
Elindeki kitabı masaya bıraktı. Mavi zarfın çıktığı eski kitabın başka bir baskısıydı.
“Bunu dükkânımda buldum.”
Aylin kitabı açtı. İlk sayfasına küçük bir not yazılmıştı:
“Bazı kitapların hikâyesi, son sayfasından sonra başlar.”
“Bu cümle size mi ait?” diye sordu.
“Evet.”
“Güzelmiş.”
“Biraz düşünerek yazdım.”
Aylin gülümsedi.
O günden sonra Kerem her perşembe kütüphaneye uğramaya başladı. Bazen bozuk bir saati getiriyor, bazen eski bir kitap bulduğunu söylüyordu. Aylin de ona onardığı kitapların hikâyelerini anlatıyordu. Birlikte Üsküdar sahilinde yürüdüler. Kuzguncuk’un ara sokaklarında çay içtiler. Yağmur başladığında yine küçük şemsiyenin altına sığındılar. Hiçbiri aşk kelimesini kullanmadı. Çünkü bazı duygular adını söylemeden de büyüyebilirdi. Kerem, Aylin’in üşüdüğünü fark ettiğinde pencereyi kapatıyor; Aylin, Kerem’in sevdiği kitabı ayırıp masasında saklıyordu. Bunlar büyük sözler değildi. Fakat insanın hayatını değiştiren şeyler her zaman büyük değildi. Bir perşembe Kerem gelmedi. Aylin akşama kadar kapıya baktı. Saat 16.20’yi geçti, kütüphane kapandı. Ertesi perşembe de gelmedi. Aylin, Meryem Hanım’ın yıllarca iskelede bekleyişini hatırladı. Bir yanlış anlamanın insan ömründe ne kadar büyük bir yer kaplayabileceğini artık biliyordu. Bu nedenle beklemek yerine Kerem’in dükkânına gitti. Saatçi kapalıydı. Vitrindeki bütün saatler çalışıyor fakat içeride kimse görünmüyordu. Kapının altına sıkıştırılmış küçük bir not buldu.
“Annem rahatsızlandığı için birkaç gün şehir dışına çıktım. Telefon numaranızı bilmediğimden haber veremedim.”
Notun altında bir cümle daha vardı:
“Döndüğümde yarım kalan konuşmamızı tamamlamak isterim.”
Aylin, bu konuşmanın ne zaman başladığını bilmiyordu. Belki yağmurun altında aynı şemsiyeye sığındıkları gün… Belki Meryem Hanım’ın odasında göz göze geldikleri an… Belki de duvar saati 16.20’de durduğunda…
5. Geç Kalmayanlar
Kerem bir hafta sonra İstanbul’a döndü. Doğrudan kütüphaneye gitti. Aylin pencerenin yanında bir kitabın kopmuş sayfalarını onarıyordu.
“Notumu buldunuz mu?” diye sordu.
“Buldum.”
“Yarım kalan konuşmayı hatırlıyor musunuz?”
“Henüz başlamadığımız bir konuşma nasıl yarım kalabilir?”
Kerem masanın karşısındaki sandalyeye oturdu.
“Bazen insan söyleyeceklerini içinde çok uzun süre tekrar edince konuşmayı başlamış sayıyor.”
Aylin elindeki kitabı kapattı.
“O hâlde devam edin.”
Kerem bir süre doğru kelimeleri aradı.
“Hayatımda ilk kez birinin yanında sessiz kalınca eksik bir şey söylemiş gibi hissetmiyorum. Perşembe günlerini beklediğimi fark ettim. Şehir dışındayken dönmek istediğim yerin dükkânım değil, burası olduğunu anladım.” Aylin’in yüzünde sakin bir gülümseme belirdi.
“Bunları söylemek için yıllarca beklemeyeceksiniz, değil mi?”
“Hayır. Mavi zarf bana yeterince ders verdi.”
Aylin ayağa kalkarak paltosunu aldı.
“Öyleyse iskeleye kadar yürüyelim.”
Kuzguncuk İskelesi’ne vardıklarında saat 16.20’ydi. Gökyüzü açıktı. Deniz, akşam güneşini küçük parçalara bölerek kıyıya taşıyordu. Erguvanların dalları hafif rüzgârda sallanıyor, vapurun bıraktığı dalgalar iskeleye vuruyordu. Aylin mavi bir palto giymemişti. Kerem’in elinde de mektup yoktu. Çünkü bu kez kimse geçmişten kalan bir sözü beklemiyordu. İki yetişkin insan, geçip giden yıllardan şikâyet etmeden aynı iskelede yan yana duruyordu. İkisi de hayatın bazı karşılaşmaları geciktirebileceğini, fakat insanın doğru cümleyi söylediği anda yeni bir zamanın başlayabileceğini biliyordu.Kerem iskeledeki saate baktı.
“16.20.”
Aylin gülümsedi.
“Bu defa saat çalışıyor.”
Vapur kıyıya yaklaşırken birlikte beklediler. Şehir aralarında sessizce akıp gidiyor, akşam ışığı denizin üzerine uzun bir yol çiziyordu. Belki aşk, bir insanı yıllarca beklemek değildi. Belki aşk, beklemeye değer bir insan geldiğinde susmamayı öğrenmekti.
Mehmet Aluç