Kahkahanın Kapı Kapı Dolaştığı Köy
Sarı Pınar’ın Sesi
Sarı Pınar’ın Sesi
Yıl 1968’di.
Sarı pınar köyü, iki çıplak tepenin arasına serilmiş eski bir kilim gibi dururdu. Kilimin yeşil iplikleri kavaklar, boz renkli yerleri tarlalar, mavi çizgisi ise köyün aşağısından geçen incecik dereydi. Uzaktan bakıldığında kerpiç evler toprağın içinden kendiliğinden yükselmiş gibi görünürdü. Duvarlarla tarla aynı renkteydi; sanki köylüler evlerini toprağın kendi ellerine yaptırmıştı.
Köyün sabahı insanlardan önce uyanırdı.
Günün ilk ışığı dağın arkasından başını uzattığında, dere boyundaki kavaklar karanlık gövdelerinden sıyrılıp yeşile dönerdi. Uzun ve ince kavaklar göğün kapısına dayanmış nöbetçiler gibi durur, en küçük rüzgârda bütün yapraklarını aynı anda konuştururlardı. Onların sesi yağmura benzemez, suya da benzemezdi. Uzakta birilerinin gizlice alkışladığını düşündüren ince, sürekli bir hışırtıydı.
Köyün ortasındaki yaşlı ceviz ağacı ise kavaklar kadar konuşkan değildi. Gövdesi üç insanın ancak kucaklayabileceği kadar geniş, kabukları yaşlı bir elin çizgileri kadar derindi. Dallarının altında düğün kurulmuş, davalar barışmış, askere giden gençler uğurlanmıştı. Köylüler ona “Koca Ceviz” derdi. Kimse yaşını bilmezdi. Hatice Nine’ye sorulduğunda:
“Ben doğduğumda da yaşlıydı. Herhâlde dünyaya fidan gelmemiş, doğrudan ağaç olarak gelmiş,” derdi.
Evlerin avlularında dut, kayısı ve erik ağaçları bulunurdu. Dutların dalları yazın çocukların ağırlığından aşağı eğilir, olgun meyveler avuçları ve gömlek ceplerini mora boyardı. Kayısı ağaçları baharda henüz köyün tepelerinde kar varken çiçek açar, beyazlığıyla kışa küçük bir itiraz gönderirdi. Eriklerse sabırsız çocukların elinden olgunlaşmaya fırsat bulamazdı.
Köyün yukarısındaki taşlıkta ardıçlar yetişirdi. Eğri gövdeleri ve sert dallarıyla rüzgâra karşı yıllardır aynı yerde duran yaşlı çobanlara benzerlerdi. Daha aşağıda yabani armutlar, alıçlar ve kuşburnu çalıları vardı. Sonbaharda alıçlar kızarınca kadınlar sepetleriyle tepelere çıkar, çocuklar kuşburnu dallarının dikenlerine giysilerini takıp eve küçük yırtıklarla dönerdi.
Sarı Pınar’ın yalnızca ağaçları değil, kuşları da köy hayatının içindeydi.
Kırlangıçlar baharın geldiğini köyün öğretmeninden önce haber verirdi. Kerpiç evlerin saçaklarının altına yuva yapar, sabahları avluların üzerinden siyah birer virgül gibi geçerlerdi. Kadınlar yuvalar bozulmasın diye saçakların o bölümüne dokunmazdı.
“Evin altında insan, üstünde kuş yaşarsa bereket eksilmez,” derlerdi.
Serçeler köyün en arsız misafirleriydi. Tandır başına bırakılan kırıntıları herkesten önce bulur, tavukların yemine karışır, harman zamanı buğday tanelerini çalardı. Çocuklar onları kovalar, serçeler birkaç adım öteye konup çocukların yorulmasını beklerdi.
Sakalar, dere kenarındaki devedikenlerine konardı. Tepelerin üzerinden keklik sesi gelir, sabahın sessizliğinde tarla kuşları göğe doğru yükselirdi. Gökyüzünde görünmeyecek kadar yükselen tarla kuşlarının sesi aşağıya ince ince dökülürdü. Köylüler onları göremese de seslerinden hangi tarlanın üzerinde uçtuklarını tahmin ederdi.
Leylekler köyün girişindeki eski ambarın bacasına yuva kurmuştu. Her bahar aynı çiftin döndüğüne inanılırdı. Çocuklar leyleği havada ilk gören kişinin o yıl çok gezeceğini söyler, bu yüzden bahar günlerinde başlarını gökyüzünden indirmezlerdi.
Akşam olduğunda kuşların sesi değişirdi. Kırlangıçlar yuvalarına çekilir, serçeler dut dallarında son kavgalarını eder, uzaktaki baykuşun sesi tepelerden köye kadar gelirdi. O zaman kerpiç evlerin küçük pencerelerinde gaz lambaları yanar, köy gökyüzünün altında yıldızlardan yapılmış ikinci bir köye dönüşürdü.
Elektrik henüz gelmemişti. Kahvede pille çalışan tek bir radyo vardı. Akşam haberleri başlayınca erkekler radyonun çevresinde toplanır, kadınlar avlulardaki işlerini bitirir, çocuklar günün son aydınlığını sokak aralarında tüketirdi.
Sarı Pınar’da zaman saatle değil; horozun ötüşü, tandırdan yükselen duman, koyunların dönüşü ve kavak gölgesinin düştüğü yerle ölçülürdü.
Gökyüzü, kerpiç evlerin beşinci duvarıydı.
Kapı Gezen Kahkaha
Köy yoksuldu.
Evlerde fazla eşya bulunmazdı. Birkaç minder, bakır kaplar, tahta kaşıklar, duvara asılı işlemeli bir heybe ve kışlık yiyeceklerin durduğu küçük bir ambar…
Fakat bir evde un biterse öteki evden bir tas gelir, şeker tükenirse komşunun tenekesinden iki avuç alınırdı. Kimse verdiğinin hesabını tutmazdı. Çünkü Sarı Pınar’da hesap defterleri ceplerde değil, insanların hatırında taşınırdı.
Birinin ineği hastalansa erkekler ahırda toplanır, bir evin damı aksa kadınlar çamur hazırlar, çocuklar saman taşırdı. Acı tek bir evin duvarları arasında bırakılmaz, sevinç de yalnızca bir avluya kapatılmazdı.
Köyün en neşeli insanı Hatice Nine’ydi.
Onun evinin önünde eğri gövdeli bir dut ağacı vardı. Ağaç o kadar yana yatmıştı ki köylüler her yıl devrileceğini düşünürdü. Fakat dut, her bahar yeniden yeşerir ve yazın bütün çocuklara yetecek kadar meyve verirdi.
Hatice Nine:
“Biz birbirimize benziyoruz. İkimizin de beli eğri ama hâlâ meyvemiz var,” derdi.
Yaşı sorulduğunda:
“Benim yaşımı devlet bilir, ben bilmem. Devlet de defteri kaybettiyse ikimiz de rahatız,” diye cevap verirdi.
Hatice Nine’nin kahkahası köyde kapı kapı gezerdi. Bir evde doğar, öteki evin penceresinden içeri girerdi. Önce Emine’nin avlusuna uğrar, oradan Zeliha’nın tandırına geçer, sonra çocukların peşine takılıp okul bahçesine kadar giderdi.
Bir gün Emine:
“Hatice Nine, senin ev pek küçük,” deyince kadın hemen karşılık verdi:
“Evin küçüğü olur da gönlün küçüğü olmasın. Hem bizim fakirlik geçen gün eve geldi, oturacak boş yer bulamayınca geri gitti.”
Emine öyle bir güldü ki elindeki hamur tahtası yere düştü. Onun gülüşünü duyan Zeliha, dut dallarının ardından seslendi:
“Ne oldu, define mi buldunuz?”
Hatice Nine cevap verdi:
“Defineyi bulduk da içine koyacak sandığımız yok!”
Zeliha da gülmeye başladı. Dut ağacındaki serçeler bir anda havalandı. Çocuklar ne olduğunu anlamadan koşarak geldiler.
Akşama kadar köyde herkes başka bir şey anlatıyor fakat aynı neşeyi paylaşıyordu. Kahkaha çeşmenin taşına, tandırın dumanına, kavakların hışırtısına karışmıştı.
Sarı Pınar’ın zenginliği buydu.
Bir kişinin sevinci, köyde dolaşa dolaşa herkesin olurdu.
Rüstem Ağa’nın Ceviz Ağacı
Köyün en geniş toprağı Rüstem Ağa’ya aitti.
Konağı köyün yukarı tarafında, yaşlı ceviz ağaçlarının arasında bulunurdu. Duvarları diğer evlerden yüksek, avlusu genişti. Taş ambarında buğday çuvalları, ahırında güçlü hayvanlar vardı.
Konağın avlusundaki ceviz ağacı, köy meydanındaki Koca Ceviz’in kardeşi sayılırdı. İki ağacın köklerinin yerin altında birbirine ulaştığını söyleyenler bile vardı.
Hatice Nine:
“Birinin altında köylüler konuşur, ötekinin altında Ağa düşünür. Kökler de duyduklarını birbirine yetiştirir,” derdi.
Rüstem Ağa ciddi görünüşlüydü. Köy sokaklarından geçtiğinde çocuklar oyunlarını yavaşlatır, yetişkinler konuşurken kelimelerini seçerdi. Fakat onun köyü ne kadar dikkatle izlediğini çok az kişi bilirdi.
Kimin bacasının tütmediğini fark eder, hangi tarlanın sürülmediğini uzaktan anlardı. Bir avluda tavukların sesi azalmışsa o evde yem sıkıntısı bulunduğunu düşünürdü. Bir evin önündeki çocuklar eskisi kadar neşeli oynamıyorsa içeride bir sorun olduğunu sezmek için kapıyı çalması gerekmezdi.
Yardım ederken kimsenin onurunu incitmek istemezdi.
Gece kâhyası Bekir’i çağırır:
“Hasan’ın kapısına bir çuval un bırak,” derdi.
“Kimin gönderdiğini söyleyeyim mi?”
“Unun dili mi var Bekir? Sabah bulurlar.”
Bir gün Emine’nin oğlunun okul için deftere ihtiyacı olduğunu öğrendi. Öğretmene para vererek çocuğa defter ve kalem almasını söyledi.
“Benden geldiğini bilmesin.”
“Neden Ağa?”
“Defterine her baktığında kendisini borçlu hissetmesin. Bilgi borçla öğrenilmez.”
Hatice Nine yardımların kimden geldiğini anlamıştı. Bir sabah çeşme başında Rüstem Ağa’yla karşılaştı. Çeşmenin yanındaki söğüt, uzun dallarını suyun üzerine eğmişti. Sakalar dallara konuyor, kadınların doldurduğu bakır kaplardan taşan su toprağa ince yollar çiziyordu.
“Ağa,” dedi Hatice Nine, “senin gece yürüyen çuvallar yine Hasan’ın kapısına varmış.”
Rüstem Ağa kaşlarını çattı.
“Ne çuvalı?”
“Sen bilmezsin. Çuvalın ayağı var, kendi kendine dolaşıyor.”
“Hatice Ana, sen her işe karışma.”
“Ben karışmıyorum. Unla su karışıyor, ekmek oluyor. Ben yalnızca kokusunu alıyorum.”
Söğütteki sakalar bir anda uçuştu. Rüstem Ağa gülmemek için yüzünü çevirdi.
Hatice Nine arkasından seslendi:
“İnsan iyiliği saklar da iyilik insanı saklamaz, Ağa!”
Bu söz, konağın ceviz ağacına takılan bir bez parçası gibi Rüstem Ağa’nın zihninde kaldı.
Kuşların Susturduğu Yaz
O yıl bahar kısa sürdü.
Martta dönen kırlangıçlar saçaklara yuva kurmuş, kayısılar beyaz çiçekleriyle köyü birkaç hafta aydınlatmıştı. Fakat mayıs gelmeden sıcak bastırdı.
Dere önce inceldi, sonra bazı yerlerde taşların altına saklandı. Söğütlerin dalları hâlâ yeşildi ama yapraklarının uçları kurumaya başlamıştı. Tarlalardaki toprak, üstünde ince çatlaklar açarak susuzluğunu gösteriyordu.
En büyük değişiklik kuşlarda görüldü.
Serçeler çeşme başından ayrılmıyor, kırlangıçlar su bulmak için dere boyunca daha alçaktan uçuyordu. Tarla kuşlarının sesi seyrekleşti. Keklikler tepelerin daha uzak taraflarına çekildi.
Rüstem Ağa bir sabah tarlaları gezerken kavakların tepesindeki sessizliği fark etti.
Kavaklar rüzgârla konuşuyordu ama kuş sesi azalmıştı.
“İyiye işaret değil,” dedi Bekir’e.
Gökyüzünde bulutlar beliriyor, köye yaklaşmadan dağların arkasına gidiyordu. Köylüler her sabah başlarını kaldırıp aynı gökyüzüne bakıyorlardı. Kimsenin tapulu malı olmayan gök, o yaz herkese aynı cimriliği gösteriyordu.
Hasat zamanı geldiğinde harman yerindeki buğday geçen yılın yarısı kadardı. Sapların rengi altın sarısıydı ama başakların içi yeterince dolmamıştı.
Köylüler Rüstem Ağa’ya olan tohumluk borçlarını düşünmeye başladı.
Kahvedeki konuşmalar azaldı. Akşamları radyonun cızırtısı duyuluyor fakat kimse haberleri dinlemiyordu. Kahvenin önündeki dut ağacına konan serçeler, yere düşen birkaç buğday tanesi için kavga ederken insanlar sessizce onları seyrediyordu.
Hasan avlusunda kırık sabanı onarırken karısı Zeliha yanına oturdu. Avludaki kayısı ağacının gölgesi küçülmüş, tavuklar duvar dibindeki serinliğe çekilmişti.
“Bu yıl borcu ödeyemeyiz,” dedi Zeliha.
Hasan başını kaldırmadı.
“İneği satarız.”
“İneği satarsak çocuklara süt kalmaz.”
“Başka neyimiz var?”
Zeliha avluyu gösterdi.
“Şu ev, iki yatak, bir bakır kazan…”
Hasan acı bir gülümsemeyle başını salladı.
Konuşmalarını duvarın öte yanından işiten Hatice Nine, dut ağacının altından seslendi:
“Utanacak ne yaptınız?”
“Borcu ödeyemiyoruz,” dedi Hasan.
“Toprağa yağmur yağdırmadınız diye mi utanıyorsunuz? Eliniz buluta mı uzanıyor?”
“Ağa böyle düşünür mü?”
Hatice Nine gökyüzüne baktı. Uzakta tek bir bulut, köye uğramadan geçiyordu.
“Düşünmezse Koca Ceviz’in altına oturtur, düşündürürüz.”
Cevizin Altındaki Defter
Ertesi sabah köy meydanında haber yayıldı. Rüstem Ağa herkesi Koca Ceviz’in altında topluyordu.
İnsanlar sessizce meydana geldi. Erkekler ağacın gövdesine yakın durdu. Kadınlar çeşme tarafına geçti. Çocuklar büyüklerin yüzüne bakarak kötü bir haber verileceğini düşündüler.
Koca Ceviz’in dallarında onlarca serçe vardı. Kalabalık arttıkça kuşlar üst dallara çekildi fakat uçup gitmedi. Sanki onlar da verilecek kararı bekliyordu.
Rüstem Ağa elinde kalın bir defterle geldi.
Bu, köylülerin borçlarının yazıldığı defterdi.
Meydandaki sessizlik ağırlaştı. Yalnızca ceviz yapraklarının hışırtısı ve çeşmeden akan suyun sesi duyuluyordu.
Rüstem Ağa defteri açtı.
“Bu yıl toprak istediğimizi vermedi,” dedi. “Kimin ne kadar borcu olduğunu buraya yazmışız.”
Hasan gözlerini yere indirdi.
Ağa defterin sayfalarını çevirdi. Sonra başını kaldırıp ağacın dallarına baktı.
“Ben dün gece düşündüm. Bu ceviz benim babam doğmadan önce de buradaymış. Gölgesinden hepimiz yararlanıyoruz. Kimse çıkıp da ‘Şu dalın serinliği benimdir,’ demiyor.”
Kalabalıktan hafif bir mırıltı yükseldi.
“Yağmur benim tarlama da sizin tarlanıza da aynı gökten düşüyor. Toprak bana miras kalmış olabilir ama gökyüzü kimsenin tapulu malı değildir.”
Defteri kapattı.
“Bu yıl kimse tohumluk borcunu ödemeyecek.”
Hasan başını kaldırdı.
“Ağa, senin de hakkın var.”
“Benim ambarımda gelecek bahara yetecek buğday bulunurken sizin evinizde kışa yetecek un yoksa ambarımdaki çokluk zenginlik değildir.”
“Peki borçlarımız?”
“Silindi.”
İnsanlar önce birbirine baktı. Bazı iyilikler insanı hemen sevindirmezdi; önce şaşırtır, sonra kalbinin içindeki ağırlığı kaldırırdı.
Zeliha’nın gözleri doldu.
“Ağa, biz bunu karşılıksız nasıl alırız?”
“Karşılıksız değil. Baharda hep birlikte okulun damını onaracağız. Çeşmenin yolunu düzeltecek, köyün girişine ağaç dikeceğiz. Her aile köy için üç gün çalışacak.”
Hatice Nine kalabalığın arasından seslendi:
“Ağa, benim bel çalışmaz. Dilimle yardım etsem sayılır mı?”
Rüstem Ağa ilk kez herkesin önünde güldü.
“Senin dilin üç kişilik çalışıyor Hatice Ana. Sana bir gün yeter.”
Önce serçeler dallardan havalandı.
Ardından meydandaki insanlar gülmeye başladı. Kadınların kahkahası çeşmenin suyuna, erkeklerin sesi ceviz yapraklarının hışırtısına karıştı. Çocuklar neden güldüklerini bilmeden büyüklerle birlikte güldüler.
Kahkaha ceviz ağacından meydana, meydandan sokaklara, oradan evlerin açık kapılarına yayıldı.
O gün Sarı Pınar’da neşe, Hatice Nine’nin evinden değil, Rüstem Ağa’nın kapattığı borç defterinden doğdu.
Ambarın ve Gönüllerin Kapısı
Rüstem Ağa aynı gün ambarını açtırdı.
Fakat buğdayı kendisi dağıtmadı. Öğretmen, imam, Hatice Nine ve köylülerden seçilen üç kişiye görev verdi.
“Her eve ihtiyacı kadar verilecek. Kimin ne aldığı konuşulmayacak.”
Bekir şaşırdı.
“Ağa, ambar senin değil mi?”
“Ambar benim olabilir ama açlık kimsenin şahsî meselesi değildir.”
“Ya biri ihtiyacından fazla alırsa?”
Hatice Nine araya girdi:
“Bizim köyde fazla alanın tenceresi komşunun penceresine bakamaz. Merak etme.”
Çuvallar evlere taşınırken leylekler ambarın bacasındaki yuvalarından aşağıyı seyrediyordu. Serçeler taşıma sırasında yere düşen taneleri topluyor, çocuklar çuvalların ardından koşuyordu.
Akşama doğru köyün bütün bacalarından duman yükseldi. Tandırlar yakıldı. Taze ekmek kokusu sokaklara yayıldı. Köpekler kapı önlerine uzandı, tavuklar dutların altına çekildi, kırlangıçlar son kez avluların üzerinden geçti.
Zeliha pişirdiği ilk ekmeği Hatice Nine’ye götürdü.
Hatice Nine ekmeği ikiye böldü.
“Yarısını Rüstem Ağa’ya götür.”
“Onun evinde ekmek yok mu?”
“Vardır. Ama bu ekmek başka. Bunun hamurunda köyün birbirine verdiği söz var.”
Zeliha ekmeği konağa götürdü.
Rüstem Ağa sıcak ekmeği eline aldığında ceviz ağacının altındaydı. Yukarıda bir çift kumru, birbirine yakın iki dalda sessizce duruyordu.
“Bunu neden getirdin?” diye sordu.
“Hatice Nine gönderdi. Bu ekmeğin hamurunda köyün birbirine verdiği söz var, dedi.”
Rüstem Ağa ekmeği sofranın başına koydu.
O gece konağında başka yemekler bulunmasına rağmen yalnızca o ekmekten yedi.
İnsan bazen en zengin sofrada bulamadığı tadı, paylaşılan bir lokmada bulurdu.
Kışın Ortak Ocağı
Kış erken geldi.
İlk kar, gece boyunca sessizce yağdı. Sabah olduğunda köyün kerpiç damları, kavak dalları ve taş duvarları aynı beyazlığın altında birleşmişti. Çocuklar sevinçle dışarı çıkarken yetişkinler odunları ve hayvanların yemini düşündü.
Kavaklar yapraksız kalınca daha uzun görünüyordu. Dallarına konan kargalar siyah lekeler gibi seçiliyordu. Serçeler evlerin saçaklarına sığınıyor, kadınlar tandırdan çıkan kırıntıları avlulara serpiyordu.
Köyde hiçbir ev yakacaksız kalmadı. Gençler odunu azalan evleri dolaştı. Kimin unu biterse başka bir evden pay ayrıldı. Rüstem Ağa’nın konağındaki büyük oda, akşamları kadınların yün eğirdiği ortak bir yere dönüştü.
Hatice Nine her gece başka bir eve gidiyor, gittiği yere hikâye ve kahkaha bırakıyordu.
Bir akşam Hasan’ın evinde gaz lambası söndü. Oda karanlıkta kaldı.
Hasan:
“Yağ da bitti,” dedi.
Hatice Nine hemen karşılık verdi:
“İyi oldu. Şimdi kimse yırtık çorabımı görmez.”
Odadaki herkes güldü.
Emine:
“Sen karanlıkta da konuşuyorsun.”
“Dilime gazyağı gerekmiyor kızım.”
Kahkahalar kerpiç duvarlardan dışarı taştı. Damın altındaki serçeler ürküp kıpırdandı. Sokaktan geçen Rüstem Ağa durarak içeriyi dinledi.
Bu insanların evlerinde fazla eşya yoktu. Fakat birbirlerine ayıracak yerleri, söyleyecek sözleri ve paylaşacak kahkahaları vardı.
Rüstem Ağa zenginliğin ambarın doluluğuyla ölçülmediğini o gece bütünüyle anladı.
Zenginlik, bir kapıyı çaldığında içeriden “Kim o?” yerine “Gir, kapı açık,” denmesiydi.
Zenginlik, son odunun bir parçasını komşunun sobasına bırakabilmekti.
Zenginlik, yorgun bir insanın yüzünde küçücük de olsa bir gülüş uyandırmaktı.
Ağaçlarla Gelen Bahar
Bahar geldiğinde karlar önce güneye bakan damlardan, sonra tepelerden çekildi. Dere yeniden konuşmaya başladı. Söğütlerin dallarında açık yeşil yapraklar belirdi.
Bir sabah çocuklardan biri gökyüzünü göstererek bağırdı:
“Leylekler geldi!”
Bacanın üzerindeki eski yuvaya dönen leylekler, köyün kışı atlattığını ilan eder gibiydi. Birkaç gün sonra kırlangıçlar da göründü. Kerpiç saçakların altındaki eski yuvalarını bulup çamurla onarmaya başladılar.
Köylüler verdikleri sözü tuttu.
Okulun damı onarıldı, çeşmenin yolu taşlarla düzeltildi. Köyün girişine ceviz, dut, elma ve kavak fidanları dikildi. Her fidanın dibine başka bir aile su taşıdı.
Rüstem Ağa da işçilerle birlikte taş taşıdı. Ceketini çıkarıp çalıştığını gören Hatice Nine yanına geldi.
“Ağa, seni böyle görürlerse ağalığı elinden alırlar.”
Rüstem Ağa gülümsedi.
“Alsınlar.”
“Sonra ne olacaksın?”
“Bu köyün insanı.”
Hatice Nine başını salladı.
“İşte şimdi en büyük rütbeyi aldın.”
Yıllar geçti.
Köye elektrik geldi. Kahvedeki eski radyonun yanına yenisi konuldu. Kerpiç evlerin bir kısmı taş evlere dönüştü. Çocukların bazıları büyüyüp şehirlere gitti.
Fakat Sarı Pınar’ın ağaçları o yağmursuz yılı unutmadı.
Meydandaki Koca Ceviz, borçların silindiği günü gölgesinde sakladı. Konağın cevizi, Rüstem Ağa’nın sessiz iyiliklerini dallarında taşıdı. Köy girişine dikilen fidanlar büyüyüp yeni kuşlara yuva oldu.
Kırlangıçlar her bahar geri geldi. Leylekler bacadaki yuvalarını genişletti. Serçeler yine tandır başlarından ekmek kırıntısı çaldı. Kavaklar rüzgârla aynı eski dili konuşmayı sürdürdü.
Hatice Nine’nin kahkahası da köyün içinde yıllarca kapı kapı dolaştı. Çeşme başında suya, harman yerinde samana, dut dallarında çocukların neşesine karıştı.
Sarı Pınar’ın en yoksul yılı, aynı zamanda en zengin yılı olmuştu.
Çünkü o yıl ambarlar azalmış ama sofralar büyümüş, tarlalar kurumuş ama gönüller yeşermişti.
Köy yoksuldu.
Fakat hiçbir kapı tek başına kapanmıyordu.
Hiçbir ağaç yalnız gölge vermiyor, hiçbir kuş yalnız bir evin damına bahar getirmiyordu.
Bu yüzden Sarı Pınar’da kimse kendisini fakir saymıyordu.
https://edebiyat-dunyam.werty060644.chatgpt.site/yazilar/iskelede-unutulan-mektup-af69063f
Mehmet Aluç

Yorumlar
Okurların sesi
İlk yorumu siz bırakabilirsiniz.