SEKİZİNCİ ŞEHİR
Birinci Bölüm — İnsan Göstermeyen Aynalar—
Bu şehirde aynalar insanları göstermezdi. Bir yüzün önüne tutulduklarında, yüzün yerinde bir sokak belirirdi. Kimi aynada binalar çatılarından birbirine bağlanır, insanlar için yapılmış kapılar gökyüzüne açılırdı. Kiminde bütün yollar aynı meydana çıkar, fakat meydanın ortasında hiçbir şey bulunmazdı. Berber Şakir’in duvarındaki aynada şehir suyun altındaydı. Eski adliye binasındaki boy aynasında ise pencereler vardı ama tek bir kapı yoktu. Hiçbir aynada insan görünmezdi. Şehir halkı buna alışmıştı. Saçlarını düzeltmek isteyenler fotoğraf makinelerini kullanır, terziler ölçü alırken parlak yüzeylerin üzerini örterdi. Çocuklara okulun ilk gününde üç şey öğretilirdi:
Aynalara uzun süre bakmayın. Gördüğünüz sokakları tarif etmeyin. Hiçbir yansımanın gerçek şehir olduğunu söylemeyin. Nisan Erdem, bu kuralların üçünü de her gün çiğniyordu. Çünkü Yansıma Sicil Dairesinde çalışıyordu. Görevi, şehirdeki aynaları tek tek incelemek ve içlerinde görünen kentlerin haritasını çıkarmaktı. Altı yılda üç yüz on iki ayna kaydetmişti. Önündeki masada, her biri başka bir şehre ait üç yüz on iki şeffaf harita duruyordu. Hiçbiri birbirine benzemiyordu. Fakat hepsinde aynı yer eksikti. Şehrin kuzeyindeki Karaca Mahallesi.
Nisan, haritaları üst üste koyduğunda o bölge kâğıdın ortasında açılmış küçük bir delik gibi görünüyordu. Sokaklar oraya kadar geliyor, sonra sebepsizce yön değiştiriyordu. Köprüler üzerinden atlıyor, merdivenler çevresinden dolaşıyor, gölgeler bile sınırına varmadan kesiliyordu. Sanki üç yüz on iki ayrı şehir, aynı yeri görmemek için anlaşmıştı. Telefon saat 08.17’de çaldı.
— Yansıma Sicili, Nisan.
Karşıdaki adam nefesini toparlamaya çalışıyordu.
— Eski Şehir Tiyatrosu’nda bir ayna bulduk.
Nisan kalemini eline aldı.
— Boyutu?
— Yaklaşık iki metre.
— Çerçevesi?
— Yok.
— Yansıttığı şehirde belirgin bir yapı görüyor musunuz?
Adam sustu. Arka taraftan metalik bir gürültü geldi.
— Beyefendi?
— Hanımefendi, bu ayna şehir göstermiyor.
Nisan’ın kalemi durdu.
— Ne gösteriyor?
— Bizi.
Hat kesildi. Eski Şehir Tiyatrosu on dokuz yıldır kapalıydı. Binanın önündeki mermer basamaklar yosun tutmuş, gişenin camına içeriden sararmış biletler yapışmıştı. Kapıda onu bekleyen görevli, telefondaki adam değildi.
— Arayan kişi nerede? Diye sordu Nisan.
Görevli kaşlarını çattı.
— Sizi kimse aramadı.
— Az önce bu binadan arandım.
Adam cebinden telefonunu çıkarıp ekrana baktı.
— Burada telefon hattı yok. On dokuz yıldır da olmadı.
Nisan cevap vermedi. Tiyatronun içine girdiler. Sahnenin üzerindeki kırmızı perde yarıya kadar indirilmişti. Koltukların tamamı beyaz örtülerle kaplıydı. Tozun içinde yalnızca bir sıra ayak izi görünüyordu. İzler sahneye gidiyordu. Geri dönen iz yoktu. Ayna, perdenin arkasında duruyordu.
Çerçevesiz, lekesiz ve neredeyse duvar yüksekliğindeydi. Önünde üç işçi bekliyordu. Hiçbiri aynaya bakmıyordu. Nisan çantasından sicil cetvelini çıkardı.
— Kim buldu?
İşçilerden biri elini kaldırdı.
— Duvarın içindeydi. Üzerine tuğla örmüşler.
— Neden çıkardınız?
— Biz çıkarmadık.
Nisan aynaya döndü.
— O hâlde buraya nasıl geldi?
İşçi başını kaldırmadan cevap verdi:
— Biz duvarı açınca içerisi boştu. Arkamızı döndük. Tekrar baktığımızda ayna sahnedeydi.
Nisan aynanın karşısına geçti. Kendisini görmeyi beklemiyordu. Yine de ilk anda hayal kırıklığına benzeyen tuhaf bir boşluk hissetti. Camın içinde başka bir şehir vardı. Fakat bu şehir, kayıtlı üç yüz on iki yansımadan hiçbirine benzemiyordu. Binaların duvarları beyazdı. Sokaklar kusursuz bir düzenle meydanın çevresine yerleştirilmişti. Çatılarda yüzlerce küçük ayna gökyüzüne dönük duruyordu. Her kavşakta aynı tabelanın farklı bir parçası yazılıydı.
Nisan parçaları defterine geçirdi:
BİZ — SİZİ — GÖREBİLİYORUZ
Geri çekildi.
— Örtüyü getirin.
İşçiler kıpırdamadı. Nisan onlara döndü. Üçü de tiyatronun çıkışına bakıyordu. Kapı kapanmıştı. Aynanın içindeki şehirde bir ışık yandı. Sonra başka bir binada… Bir başkasında… Birkaç saniye içinde bütün pencereler aydınlandı. Pencerelerin önünde kimse yoktu. Yine de Nisan, içeride birilerinin beklediğini biliyordu. Meydanın ortasında daha önce bulunmayan siyah bir masa belirdi. Masanın üzerinde büyükçe bir şehir haritası vardı. Görünmeyen bir el, haritayı yavaşça açtı. Nisan’ın elindeki üç yüz on iki harita yere düştü. Aynadaki masada açılan harita, gerçek şehrin haritasıydı. Tek bir farkla: Karaca Mahallesi yerindeydi. Şehrin geri kalanı yoktu. Aynanın yüzeyinde buğu oluştu. Camın öteki tarafından bir parmak, buğunun üzerine üç kelime yazdı:
EKSİK OLAN SİZSİNİZ.
Nisan dokunmadan önce telefonu çaldı. Arayan, Yansıma Sicil Dairesinin müdürü Tahir Bey’di.
— Neredesin? Diye sordu adam.
— Eski tiyatroda.
Karşı tarafta uzun bir sessizlik oldu.
— Aynayı buldunuz mu?
Nisan’ın bakışları camdaki yazıya çevrildi.
— Bu aynadan haberdar mıydınız?
— Hemen oradan çık.
— İçindeki şehri daha önce gördünüz mü?
— Nisan, beni dinle. O bir şehir değil.
— Öyleyse ne?
Tahir Bey’in sesi fısıltıya dönüştü:
— Üç yüz on iki aynanın bize göstermemek için parçalara ayırdığı tek yer.
Aynadaki siyah masanın başına bir sandalye çekildi. Sandalyeye görünmeyen biri oturdu. Önündeki haritanın üzerinde Nisan’ın bulunduğu tiyatroyu işaretledi. Sonra aynanın buğusunda yeni bir cümle belirdi:
ÜÇ YÜZ ON ÜÇÜNCÜ AYNA AÇILDI.
Tahir Bey telefonda bağırdı:
— Aynaya bir isim verme!
Nisan gözlerini camdan ayırmadı.
— Çok geç.
— Ne yaptın?
Nisan, karşısındaki şehre bakarak cevap verdi:
— Onu sicile kaydettim.
Aynanın içindeki bütün ışıklar aynı anda söndü. Tiyatronun dışından, gerçekte bulunmayan yüzlerce anının sesi yükseldi.
Aynaların Anlaştığı Gece
Anılar sustuğunda tiyatro eskisinden daha sessizdi.
Nisan telefonu kulağında tutuyordu.
— Tahir Bey?
— Aynanın karşısında mısın?
— Evet.
— Artık orada tek ayna yok.
Nisan çevresine baktı. Sahnenin sağında, dekor olarak kullanılan eski bir makyaj masası duruyordu. Üzerindeki küçük yuvarlak ayna yıllardır kalın bir bezle örtülüydü. Bez kendiliğinden yere düştü. Küçük aynada da aynı şehir vardı. Beyaz binalar… Gökyüzüne çevrilmiş yüzlerce ayna… Meydanın ortasındaki siyah masa… İşçilerden biri telefonunun kararmış ekranına baktı. Ekranda kendi yüzü yerine aynı meydan görünüyordu.
— Benim telefonumda da var, dedi.
Diğer işçi saatini çıkardı. Saatin parlak kapağında, meydandaki siyah masanın küçücük bir yansıması belirmişti.
Nisan’ın sesi yavaşladı.
— Bütün yansımalar aynı şehri gösteriyor.
Tahir Bey cevap vermedi.
— Bunun ne anlama geldiğini biliyorsunuz, değil mi?
— Oradan çıkın.
— Önce gerçeği anlatın.
— Nisan…
— Altı yıldır üç yüz on iki aynanın haritasını çıkardım. Hiçbiri diğerine benzemiyordu. Şimdi hepsi aynı yeri gösteriyor. Neden?
Telefonun öteki ucunda bir çekmece açıldı. Kâğıtların aceleyle karıştırıldığı duyuldu. Nisan bekledi. Sonunda Tahir Bey konuştu:
— Çünkü Yansıma Sicil Dairesi, aynaları kaydetmek için kurulmadı.
— Ne için kuruldu?
— Aynaların birbirleriyle anlaşmasını engellemek için.
Nisan büyük aynaya baktı. Şehirdeki bütün pencereler karanlıktı. Fakat siyah masanın başındaki boş sandalye artık aynaya dönüktü.
Birini bekliyordu.
— Aynalar nasıl engellenir?
— Her birine ayrı bir sınıf, ayrı bir numara ve ayrı bir şehir adı verilerek. Kayıt altına alınan yansıma diğerlerinden ayrılır. Kendi sınırları içinde kalır.
— Yani onlara isim verdiğimizde…
— Birbirlerini unuturlar.
Nisan’ın bakışları yere düşen haritalara çevrildi. Üç yüz on iki şeffaf kâğıt üst üste gelmişti. Daha önce boş kalan Karaca Mahallesi’nin üzerinde bu kez ince, siyah bir çizgi vardı. Çizgi yavaşça uzuyordu. Nisan diz çöküp haritaları ayırdı. Çizgi hiçbirinin üzerinde değildi. Kâğıtların altında, doğrudan sahnenin tahtasına işleniyordu.
— Tahir Bey, buradaki şehir büyüyor.
— Hayır. Büyümüyor.
— O zaman bu çizgi ne?
— Geri dönüyor.
Tiyatronun duvarındaki eski telefon çaldı. Üç işçi aynı anda telefona baktı. Tozla kaplı siyah cihaz, yıllardır kullanılmamıştı. Kablosu duvardan kopmuş, yerde duruyordu. Yine de çalmaya devam etti. Bir kez. İki kez. Üç kez. Nisan cep telefonunu kapatmadan ahizeyi kaldırdı.
— Alo?
Karşıdan sakin bir kadın sesi geldi:
— Yansıma İtiraz Kurulu.
— Böyle bir kurul yok.
— Sizin şehrinizde yok.
Nisan büyük aynaya baktı. Siyah masanın üzerinde eski bir telefon belirmişti. Görünmeyen biri ahizeyi tutuyordu.
— Kiminle görüşüyorum? Diye sordu Nisan.
— Kaydı silinen şehir adına konuşuyorum.
— Ben hiçbir şehrin kaydını silmedim.
— Hayır. Siz kaydı yeniden açtınız.
— Üç yüz on üçüncü aynayı mı kastediyorsunuz?
— Biz ona ayna demiyoruz.
Nisan sustu.
— Ne diyorsunuz?
— Delil.
Sahnenin altında metal bir kapak açıldı. İşçiler geri çekildi. Karanlığın içinden kalın, gri bir dosya yukarı doğru itildi. Dosyanın üzerinde belediyenin eski mührü vardı. Nisan eğilip dosyayı aldı. Kapağında şunlar yazıyordu:
Sekizinci Şehir İtiraz Dosyası Kayıttan Çıkarılma Tarihi: 19 Yıl Önce
Altında tek bir imza bulunuyordu.
Tahir Sönmez — Birinci Sicil Memuru
Nisan cep telefonunu yeniden kulağına götürdü.
— Tahir Bey…
— Dosyayı açma.
— Bu şehir kayıtlardan çıkarılırken siz oradaymışsınız.
— Dosyayı kapat, Nisan.
— Neden yalan söylediniz?
Mehmet Aluç
Not: “Benim kurgumla, yapay zekâ desteği editörlük çalışması kullanılarak düzenlenmiştir”
https://edebiyat-dunyam.werty060644.chatgpt.site/yazilar/kahkahanin-kapi-kapi-dolastigi-koy-ff078c77