En İmkânsız Aşkı Gerçek Kılan
Belki de insanın hayatında bazı günler vardır; yaşanmış olmaktan çok, insana bir şey anlatmak için gelir. Sabahın ışığı perde arasından süzülürken, insan yalnızca yeni bir güne uyandığını sanır. Oysa her yeni gün, görünmeyen bir elin omzumuza bıraktığı sessiz bir işarettir. Bazen bir karşılaşma, bazen bir ayrılık, bazen de hiç beklemediğimiz bir anda içimize düşen bir huzur... İşte ben sevgiyi biraz da böyle öğrendim. En imkânsız aşkı gerçek kılan o derdest tek hece, belki de insanın bütün hayatını değiştirmeye yeten bir kelimedir. Çünkü bazı kelimeler söylenmez; yaşanır. Bazı sevdalar anlatılmaz; insanın içinde kendiliğinden büyür. Ve bazı aşklar vardır ki, gerçekleşmesi imkânsız görünürken bile gönülde gerçekleşmiş olmanın bütün sıcaklığını taşır. Elbet albenisi sevdanın... Çünkü sevda yalnızca kavuşmak değildir. Sevda bazen beklemektir. Bazen susmaktır. Bazen hiçbir karşılık beklemeden birini gönlünün en güzel yerinde saklamaktır. İnsan sevdiğini yanında tutamadığında bile sevgisini kaybetmeyebilir. Hatta kimi zaman uzaklık, sevginin ne kadar gerçek olduğunu gösteren en sessiz aynaya dönüşür.
Elbet dinmeyen efkâr rüzgârının bestesi... Efkâr da insanın içinden geçen bir mevsimdir. Esti mi önüne ne koyarsan koy, bütün hatıraları yerinden oynatır. Eski bir bakış çıkar karşısına, yarım kalmış bir cümle, unutuldu sanılan bir akşam... Fakat her rüzgârın ardından insan biraz daha kendine döner. Benim cebimde hâlâ o beste var. Ve tek/elimde aşk tekelimde. Belki insanın elinde tutabildiği tek gerçek budur: Sevdiği şeye karşı kendi kalbinde taşıdığı sadakat. Dünya değişir, insanlar değişir, yollar ayrılır, zaman bazı yüzleri uzaklaştırır. Fakat gönül, kendisine ait olanı sessizce saklamaya devam eder.
Özlem yalnızlığımın beyhude çehresine konan masum bir buse benzeri... Özlem de böyledir işte. İnsan bazen yalnızlığını yenemez; fakat onunla yaşamayı öğrenir. Yalnızlığın yüzüne düşen küçük bir tebessüm gibi, geçmişten kalan güzel bir hatıra gelir. Ne tamamen acıdır ne de bütünüyle sevinç. Sadece vardır. Ve insan onu incitmeden taşır.
Düşen yaprak tenime dokunurken biliyorum da Rabbin sevgili kulu olduğumu. Belki de hayatın en büyük sırrı burada saklıdır. Her düşen yaprak bir son değildir. Bazı yapraklar toprağa düşerek yeniden hayatın başlangıcına dönüşür. İnsan da kaybettikleriyle, sustuklarıyla, bekledikleriyle yeniden şekillenir. Bazen bir şey elimizden alınır ve biz bunu kayıp sanırız. Sonra zaman geçer. Bir gün dönüp baktığımızda, o kaybın bizi başka bir acıdan koruduğunu anlarız. İşte o zaman insanın içinden tek bir cümle geçer: Korunduğuma delalettir günüm.
Çünkü her nasip kavuşmak değildir. Her ayrılık da kaybetmek değildir. Kimi zaman Rabbimizin koruması, bizim istediğimiz şeyi vermemesinde saklıdır. Ve insan bunu anladığında, geçmişine kızmayı bırakır. Kalbindeki efkâr biraz diner. Yalnızlığı biraz susar. Özlemi başka bir anlam kazanır. Sonra düşen bir yaprak gelir, tenine hafifçe dokunur. Sen gökyüzüne bakarsın ve anlarsın: Bazı günler yaşanmaz yalnızca... İnsana, korunduğunu hatırlatır.
İnsanın hayatında bazı duygular vardır ki onları ne zaman başladıklarıyla ne de ne zaman bitecekleriyle açıklamak mümkündür. Aşk da böyledir; insanın kapısını çalmadan içeri girer, kendisine ayrılmış bir yer aramadan gönlün en derin köşesinde yerini bulur ve zaman geçtikçe orada kendi dünyasını kurar. Benim için aşk tekelimde derken kastettiğim de bir insanı sahiplenmek değil, bana ait olan sevme biçimini korumaktır. Çünkü insan sevdiği kişiyi kaybedebilir, yollar ayrılabilir, sesler birbirinden uzaklaşabilir, hatta bir zamanlar yan yana yürüdüğü insanla aynı gökyüzünün altında birbirine yabancı hâle gelebilir; fakat bütün bunlar insanın içinde doğmuş olan gerçek bir sevgiyi yok etmeye yetmez.
En imkânsız aşkı gerçek kılan o derdest tek hece elbet albenisi sevdanın elbet dinmeyen efkâr rüzgârının bestesi cebimde ve tek/elimde aşk tekelimde özlem yalnızlığımın beyhude çehresine konan masum bir buse benzeri düşen yaprak tenime dokunurken biliyorum da Rabbin sevgili kulu olduğumu. Bütün bu kelimeler bana şunu düşündürüyor: İnsan bazen sahip olamadığı bir şeyi kaybetmiş sayılıyor, oysa sahip olmak ile gönülde taşımak aynı şey değildir. Bir insan hayatımızdan çıkabilir, fakat ona duyduğumuz sevgi içimizde başka bir şekle dönüşerek yaşamaya devam edebilir. Belki de gerçek sevda tam burada başlar; insan karşısındakini kendisine ait görmekten vazgeçip, onun kendi kaderi içinde var olmasına izin verdiğinde aşk daha temiz, daha derin ve daha anlamlı bir hâle gelir.
Aşk tekelimde dediğim zaman aslında elimde tuttuğum şey bir insan değil, bir hatıradır, bir duygudur, bir bakıştır, bir zamanlar kalbimde açılmış ve hâlâ kapanmamış bir penceredir. Çünkü insan bazı güzellikleri unutmak istemez. Unutmak her zaman iyileşmek anlamına gelmez; bazen unutmaya çalışmak, yaşanmış güzel bir zamanı da haksız yere yok etmek olur. Ben yaşadığım sevdayı yok saymak yerine onu hayatımın bir parçası olarak kabul etmeyi seçiyorum. Bana ne kattığını, hangi yaralarımı görünür kıldığını, hangi sessizliklerde kendimi dinlemeyi öğrettiğini düşünüyorum. Böyle baktığımda aşk yalnızca bir kavuşma hikâyesi olmaktan çıkıyor ve insanın kendi iç dünyasını tanıdığı uzun bir yolculuğa dönüşüyor.
Özlem yalnızlığımın beyhude çehresine konan masum bir buse benzeri. Özlem dediğimiz şey de aslında sevginin başka bir yüzü değil midir? İnsan özlemiyorsa unutmaya başlamıştır belki de; fakat özlemek yalnızca acı çekmek anlamına da gelmez. Özlemek, geçmişte kalan bir güzelliğin bugün hâlâ gönlümüzde bir karşılığı olduğunu gösterir. Bazen bir koku, bazen bir şarkının melodisi, bazen eski bir sokaktan geçen rüzgâr, yıllardır kapalı sandığımız bir kapıyı yeniden açar. O kapının ardında ne varsa artık bizimle yaşamaya devam eder. İnsan geçmişi değiştiremez, fakat geçmişe nasıl bakacağını değiştirebilir.
Düşen yaprak tenime dokunurken biliyorum da Rabbin sevgili kulu olduğumu demem belki de bütün bu düşüncelerin vardığı en sakin yerdir. Çünkü insan hayatında meydana gelen her şeyi yalnızca kendi iradesinin sonucu zannettiğinde, yaşadığı kayıpların altında ezilebilir. Oysa bazen gerçekleşmeyen bir şeyin de bir hikmeti olduğunu düşünmek insana başka bir pencere açar. İstediğimiz bir kapının açılmaması, belki de önümüzdeki başka bir kapının bizi beklemesindendir. Çok istediğimiz bir insanın hayatımızda kalmaması, belki de bizim göremediğimiz bir korunmanın başlangıcıdır. Bunu insan hemen anlayamaz; bazı cevapların gelmesi için zaman gerekir.
Korunduğuma aşkın izleriyle bu günüm derken, geçmişte yaşadığım her kırgınlığı unutmak ya da her acıya güzel bir anlam yüklemek istemiyorum. Acı, acıdır ve insanın canını yakar. Fakat insan acının içinden geçtikten sonra geriye dönüp baktığında, kendisini ayakta tutan görünmez bağları fark edebilir. Bazen bir insan gider ve biz uzun süre neden gittiğini düşünürüz; sonra yıllar geçer ve onun gidişinin bizi başka bir yoldan koruduğunu fark ederiz. Bazen bir kapı kapanır ve biz o kapının önünde uzun süre bekleriz; sonra başka bir gün, başka bir yerde, başka bir hayatın içinde dururken iyi ki o kapı açılmamış dersiniz.
Belki sevdanın en büyük imtihanı da budur. İnsan sevdiğini kaybettiğinde sevgisini de kaybetmemeyi öğrenir. Kırgın olabilir, üzgün olabilir, özleyebilir, hatta bazı geceler geçmişin ağırlığıyla uzun uzun susabilir; fakat bütün bunlara rağmen kalbinde kötülük büyütmemeyi başarabiliyorsa, aşkın en zor sınavlarından birini geçmiş demektir. Çünkü sevgi yalnızca güzel günlerde kolaydır; asıl değeri, insanın karşılık görmediği zamanlarda bile kalbinin güzelliğini koruyabilmesinde ortaya çıkar.
Bu yüzden aşk hâlâ tekelimde. Çünkü elimde tuttuğum şey bir insanın kaderi değil, kendi kalbimin ona verdiği anlamdır. O anlamı kimse benden alamaz. Zaman onu değiştirebilir, hayat başka yönlere savurabilir, yıllar bazı ayrıntıları silebilir; fakat bir zamanlar gerçekten sevmiş olmanın bende bıraktığı iz, benim hayat hikâyemin bir parçası olarak kalır. Belki de insanın kendisine verebileceği en büyük özgürlük budur: Geçmişini inkâr etmeden geleceğe yürümek, sevdiğini unutmak zorunda kalmadan yoluna devam etmek ve yaşadığı her şeyin içinde kendisine ayrılmış bir hikmet payı olduğuna inanmak.
Sonunda yine aynı yere dönüyorum; düşen yaprak tenime dokunuyor, efkâr rüzgârı uzaklardan kendi bestesini getiriyor, özlem içimde sessizce yerini buluyor ve ben bütün bunların arasında kendime şunu söylüyorum: Her kavuşma mutluluk değildir, her ayrılık kayıp değildir, her bekleyiş boşuna değildir ve insanın başına gelen her şey ilk anda anlaşılamaz. Bazı hakikatler ancak zamanın içinden geçtikten sonra görünür hâle gelir. Belki de benim bugün aşk diye sakladığım, özlem diye taşıdığım, efkâr diye dinlediğim bütün bu duyguların ardında anlatamadığım daha büyük bir gerçek vardır. Belki de bütün bunlar, farkında olmadan korunduğuma işaretidir bu aşk dolu günüm.
Mehmet Aluç