Önyargının Çıkmaz Sokakları
İnsanın zihninde görünmeyen sokaklar vardır. Bu sokakların tabelaları yoktur, haritalarda yer almazlar ve çoğu zaman oraya ne zaman girdiğimizi bile fark etmeyiz. Bir insanı ilk gördüğümüzde onun hakkında verdiğimiz kararlar, hiç tanımadığımız birinin söylediği tek bir cümle, geçmişte yaşadığımız bir olayın bugünkü insanlara taşıdığımız gölgesi bizi bu sokaklardan birine sokabilir. İşte önyargı, insanın zihninde böyle sessizce kurulur. Başlangıçta küçük bir düşüncedir; sonra büyür, duvar örer ve sonunda bizi kendi çıkmaz sokağımıza getirir.
Önyargının en büyük yanılgısı, insana kendisini haklı hissettirmesidir. İnsan bir başkası hakkında karar verdiğinde çoğu zaman karar verdiğini değil, gerçeği gördüğünü sanır. Oysa gördüğü şey, karşısındaki insanın kendisi değil, kendi zihninde oluşturduğu görüntüdür. Bir insanın yüzündeki sert ifade bize soğukluk gibi görünebilir. Sessizliği kibir olarak yorumlanabilir. Çok konuşması boşboğazlık, az konuşması ise ilgisizlik sayılabilir. Oysa bütün bunların ardında bizim bilmediğimiz bir hayat, bizim görmediğimiz bir yara, bizim duymadığımız bir hikâye vardır. İnsan, başkasının hikâyesini bilmeden onun hakkında hüküm vermeye çok yatkındır.
Belki de bunun sebebi zihnimizin belirsizlikten hoşlanmamasıdır. Bilmediğimiz bir şeyi anlamak için zaman harcamak yerine ona hemen bir isim vermek daha kolay gelir. “Böyledir.” deriz. O andan sonra artık araştırmaya, dinlemeye ve anlamaya ihtiyaç duymayız. Bir insanı tek bir davranışından tanıdığımıza inanırız. Bir olayın yalnızca bir tarafını dinleyip hüküm veririz. Bir söylentiyi gerçek kabul eder, sonra gerçeği duyduğumuzda bile fikrimizi değiştirmemek için yeni bahaneler buluruz. Çünkü önyargı yalnızca bir düşünce değildir; insanın kendi düşüncesini koruma biçimidir. Bazen önyargılarımızı geçmişimiz besler. Bir zamanlar bize yalan söyleyen birinin ardından, hayatımıza giren bütün insanlarda aynı yalanı aramaya başlarız. Bir dost tarafından yaralandıysak yeni dostluklara mesafeli yaklaşırız. Bir insan bizi yarı yolda bıraktıysa bundan sonra karşılaştığımız herkesi aynı yolun yolcusu sanabiliriz. Böylece geçmişte yaşadığımız bir olay, gelecekte tanışacağımız insanların kaderini belirlemeye başlar. Hal bu ki yeni insan, eski insan değildir. Yeni bir gün, dünün tekrarı olmak zorunda değildir. Fa kat insanın zihni bazen geçmişi geleceğin üzerine karbon kâğıdı gibi koyar.
Önyargının en acı taraflarından biri de budur: İnsan bazen kendisini koruduğunu sanırken hayatından güzel ihtimalleri uzaklaştırır. Bir kapıyı açmadan arkasında ne olduğunu bilemezsiniz. Ama önyargı, kapıyı açmadan içeride ne olduğunu bildiğimizi söyler. Böylece hiç tanımadığımız insanları hayatımıza almadan kaybeder, hiç dinlemediğimiz hikâyeleri susturur, hiç yaşanmamış ihtimallerin yasını bile tutmadan yolumuza devam ederiz. Sonra bir gün geriye dönüp baktığımızda, bazı insanların neden hayatımızda hiç yer almadığını düşünürüz. Belki de mesele onların bize uzak olması değildi. Belki aradaki mesafeyi biz koymuştuk. Önyargı yalnızca başkalarına zarar vermez. Bizi de eksiltir. Çünkü dünyayı daraltır. İnsanları birkaç sıfata, birkaç davranışa, birkaç görüntüye indirger. Oysa insan dediğimiz varlık tek bir cümleden, tek bir hatadan, tek bir bakıştan ibaret değildir. Hepimizin içinde başkalarının bilmediği odalar vardır. Kimi odalarımız aydınlıktır, kimi karanlık. Kimi kapıları yıllardır açılmamıştır. Bizi tanıdığını söyleyen insanların bile bilmediği yanlarımız bulunur. Buna rağmen başkalarını birkaç dakikalık gözlemle bütünüyle tanıdığımızı düşünürüz. Ne büyük bir yanılgıdır bu.
Belki de bir insanı anlamanın ilk şartı, onun hakkında karar vermeyi biraz ertelemektir. Hemen hüküm vermemek, “Ben bunu bilmiyorum.” diyebilmek, insanın kendisine yapabileceği en büyük iyiliklerden biridir. Çünkü bilmediğimizi kabul ettiğimiz anda öğrenmeye başlarız. Dinlemeye başladığımızda ise karşımızdaki insanın bizim sandığımızdan çok daha farklı olduğunu görürüz. Bir insanı dinlemek, onun kapısını çalmaktır. Belki kapı açılmayacaktır. Belki içeride görmek istemediğimiz bir şey vardır. Belki karşımızdaki insan gerçekten de bizim düşündüğümüz kadar iyi biri değildir. Fakat bunu bile ancak tanıdıktan, dinledikten ve gördükten sonra anlayabiliriz. Önyargı ise bütün bunlara gerek olmadığını söyler. Daha kapıya gitmeden hükmünü verir. Bu yüzden önyargının sokakları çıkmaz sokaklardır. Çünkü o sokaklarda yürürken ilerlediğimizi sanırız, fakat aslında hep aynı düşüncenin çevresinde dolaşırız. Aynı insanları aynı gözle görür, aynı hataları tekrar eder, aynı duvarlara çarparız. Bir süre sonra duvarın varlığı bile bize normal gelmeye başlar. Özgür olduğumuzu düşünürüz ama aslında kendi düşüncelerimizin ördüğü bir mahallenin içinde yaşarız.
İnsan zihninin kapılarını biraz aralamadıkça dünyanın ne kadar büyük olduğunu anlayamaz. Önyargıyı tamamen yok etmek belki mümkün değildir. Hepimizin geçmişten gelen izleri, korkuları ve deneyimleri vardır. Mesele hiç önyargıya sahip olmamak değil, önyargımızı gerçek sanmamaktır. İçimizden bir ses “Bu insan böyledir.” dediğinde, başka bir sesin “Gerçekten tanıyor musun?” diye sorabilmesidir. Belki olgunluk biraz da bu sorunun içinde saklıdır. Çünkü insan büyüdükçe her şeyi bildiğini değil, ne kadar az şey bildiğini fark eder. Daha çok dinler, daha az hüküm verir. İnsanların görünen yüzleriyle yetinmez. Bir davranışın arkasındaki sebebi, bir suskunluğun içindeki kırgınlığı, bir sertliğin ardındaki korkuyu düşünmeye başlar. Ve bir gün anlar ki dünyadaki insanların çoğu hakkında verdiğimiz kararların önemli bir kısmı eksik bilgiye dayanmaktadır. O zaman zihnimizde yeni bir sokak açılır. Bu sokağın adı anlayıştır.
Orada kesin hükümler yerine sorular vardır. Duvarlar yerine kapılar bulunur. İnsanlar tek bir sıfatla değil, bütün çelişkileriyle birlikte görülür. Kimse kusursuz değildir ama kimse yalnızca kusurundan ibaret de değildir. Belki insanları değiştiremeyiz. Belki herkes bizi anlamayacaktır. Fakat kendi bakışımızı değiştirebiliriz. Bazen bir insanı yeniden tanımak için onun değişmesi gerekmez; bizim ona baktığımız yerden bir adım geri çekilmemiz yeterlidir. Çünkü hayat, hakkında peşin hüküm verdiğimiz insanlarla doludur. Belki içlerinden biri yıllardır aradığımız dosttur. Belki sessiz bulduğumuz insanın içinde anlatılmayı bekleyen büyük bir hikâye vardır. Belki soğuk sandığımız kişinin kalbi, kimseye göstermediği kadar sıcaktır. Bilemeyiz. İşte tam da bu yüzden hüküm vermeden önce durmak gerekir. Çünkü bazı insanlar yanlış anlaşıldıkları için kaybedilir. Bazı dostluklar bir cümlelik önyargının altında kalır. Bazı sevgiler hiç başlamadan biter. Bazı insanlar ise kendilerini anlatmaya fırsat bulamadan hayatımızdan geçip gider. Geride yalnızca şu soru kalır: “Acaba onu gerçekten tanısaydım, her şey farklı olur muydu?”
Belki de önyargının en ağır cezası budur. İnsan başkasına verdiği hükmün sonucunu değil, hiç vermediği fırsatın ihtimalini taşır içinde. Bu yüzden bazen zihnimizde yürüdüğümüz sokağın sonuna geldiğimizde durup etrafımıza bakmalıyız. Eğer karşımızda duvar varsa, belki sorun yolun bitmesi değildir. Belki yanlış yola girmişizdir. Ve bazen çıkmaz sokaktan kurtulmanın tek yolu, geri dönmektir, vesselam.
Mehmet Aluç